|
Rıza ZELYUT : Alevilere küfreden Fethullahçı doçent
Dün, aşağıdaki elektronik mektubu aldım ve okurken bir kez daha insanlığımdan utandım. Yol TV'ye bağlı Yol Haber tarafından gönderilen mektupta şunlar yazıyordu:
'Alevilere yönelik yüzyıllardır devam eden aşağılama ve iftiralara bir yenisi daha eklendi. Bu hakaretlerin sonuncusunun sahibi Doç. Dr. İbrahim Öztürk adli bir öğretim üyesi.
İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde Uluslararasi Ekonomik Kuruluşlar adlı dersin hocası Doç. Dr. İbrahim Öztürk'ün, 18 Mart Salı günü derste 'Benim ailemin düşüncesine göre Alevi kadınları orospudur' demesi derste bulunan öğrencileri çileden çıkarttı. Derste bulunan öğrencilerden 9'u hemen bir şikayet dilekçesi ile durumu İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörlügü'ne bildirdiler.
Şikayet dilekçesini işleme aldıklarını ve Doç. Dr. İbrahim Öztürk'ü işten uzaklaştıracaklarını belirten İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ateş Vuran'ın 'Bu yapılan insanlık dışıdır; özrü mümkün değildir. Bu adam psikolojik bir vakadır.' dediği ve üniversitesi adına, hakarete uğrayan, rencide edilen öğrencilerden özür dileyeceği belirtildi.
Hakarete uğrayan öğrencilerin, Alevi kadınlara hakeret eden, aşağılayan, onurunu zedeleyen, insanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan bu hakaretten dolayı İbrahim Öztürk'ün üniversiteden derhal kovulmasını ve akademik ünvanlarının geri alınmasını talep ettikleri açıklandı.
Doç. Dr. İbrahim Öztürk hakkında hakeretten ve bir toplumu rencide etmesinden dolayı suç duyurusunda bulunulacağı da öğrenildi.
ZAMAN GAZETESİ'NDE
'Alevi kadınları orospudur!' diyecek kadar gözü dönmüş bu adam; Marmara Üniversitesi'nde çalışıyor. Orada İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin İngilizce İktisat Bölümü'nde ders veriyor. İstanbul Ticaret Üniversitesi'ne ise dışarıdan geliyor.
Türkiye'nin sürüklendiği uçurumu görmek istemeyenlere işte bu doçenti yeni bir örnek olarak sunuyorum.
Bu adam; aynı zamanda Zaman Gazetesi'nde ekonomi üzerine yazılar yazıyor.
Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen hareketinin karargahıdır.
Fethullah Gülen hareketinin kimliğini, kişiliğini anlamakta Doç. İbrahim Öztürk iyi bir ipucudur.
Bunlar; Hıristiyanlarla sıkı dost olurlar. Hatta Papa'nın elini bile öperler.
Kendilerini gizlemek için gazetelerinde diyalog ve hoşgörü yazıları yayımlatırlar.
Lakin; içerideki Alevi Müslümanları düşman görürler. Çünkü; Aleviler Türkiye'de laikliğin, cumhuriyetin, demokrasinin ve insan haklarının gönüllü savunucularıdırlar.
Aleviler; gericiliğe karşıdırlar... Tarikatların iktidarı ele geçirmesine asla evet demezler. Bunları; kömürle ve yiyecek paketleri ile kandırmak da mümkün değildir.
Ve bu Aleviler Amerikan emperyalizmine de şiddetle karşı çıkarlar
Fethullah Gülen ise Amerika tarafından beslenir.
Bu yüzden de işte İbrahim Öztürk gibi Fethullahçılar; Alevilere düşmandırlar. Hoşgörü maskesi takmalarına karşın; bir an gelir ki içlerindeki kini işte böyle bayağı biçimde dışa vururlar.
***
Bugün Alevi toplumunun yaşam damarı olan laiklik; kesilmek isteniyor. Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya, bunu görmüş; AKP hakkında kapatma davası açmıştır. Başsavcı Yalçınkaya'ya saldıranların organizasyonu da bu tarikatçıler tarafından yürütülüyor. Alevilere küfreden bu doçent, yazılarında AKP iktidarını göklere çıkarmaktadır. Yani; okyanusötesi ilişkilerle Türkiye içindeki tarikat-siyaset ilişkisi; tam bir işbirliği fotoğrafı sunuyor. Böyle bir dönemde Alevi toplumunun yeniden düşünme zamanı gelmiştir. Alevilerin kendi aralarındaki küçük inançsal ayrılıkları unutup güçlerini birleştirme zamanı gelmiş de geçmektedir.
HAYDİ YÖK BAŞKANI!
Türkiye'deki milyonlarca insana; inancı nedeniyle açıkça küfreden İbrahim Öztürk hakkında soruşturma açması için İstanbul Cumhuriyet Savcısı'nı göreve davet ediyorum. Savcılığın; Türkiye'yi karıştırmaya çalışan, Alevileri açıkça aşağılayan, aşağılamayı bırakın onlara küfreden bu kişiye hukuku göstermesi gerekiyor.
Bir çağrım da YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan'a!
Haydi Sayın Özcan; bu kişi hakkında soruşturma aç ve gereğini yap.
Acaba yapabilecek misiniz?
Rıza ZELYUT GÜNEŞ – 21 Mart 2008 |
21/3/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(1)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Sinan BOZTEPE : “Nur-u Kandil Ali”
Bir doğum düşün, o doğumla cihan rahmete boğulsun.
Bir doğum düşün, dertlere merhem olsun.
Bir doğum düşün ki gelişi bizlere bayram, zalime zindan olsun. Doğan o nura, ALİ dedi güzel Enbiya…
Beklemekteydim seni, cehaletin karanlığı basmıştı dört bir yanı ve ağlamaktaydı çaresizlikten yanan yürekler. Bir kurtarıcı beklemekteydi âlem, yalnız, bir başına ve ıssız idim, el açtım karanlık bir gecenin orta ıssız yerinde…
Ve bir ışık belirdi, öyle bir ışık ki karanlığı delercesine, günlerden Nevruz, aylardan Mart’tı. Kaldırdım başımı semaya doğru, gözlerim kamaşmış, bakamıyordum ansızın doğan ışığa. Sevinçten damla damla yaşlar birikmekte gözlerimde. Didelerimden yuvarlanmakta kederim. Kelimeler düğümlenmiş figan ile yanan boğazıma…
Bedenim kas katı kesilmiş, semaya uzanan ellerim titremekte. Dişlerim birbirine vurmakta, bakırcı çekici misali dövmekte damağımı. Haykırmak istiyorum dört bir yana adını. Seni haykırsam; ıssız çöllere, derin kuyulara, akan sessiz ırmaklara seni. Ve adını haykırsam bozkırlara, susuz derelere ve derin vadileri inletsem avazımla.
Ey Nur-u Hakk, haykırsam adını kundaktaki bebeğin temiz kalbine, işlesem seni ilmek ilmek genç bir kızın çeyizi üzerine. Ve yazsam adını gökyüzünün en uzak noktasına.
Ali… Söylerken bedenim uyuşmakta, adın yoğurmakta cesedimi. Doğumun şeref vermekte, açmakta nefisle kilitlenen gönül kapılarını.
Ve ellerim semada, dona kalmışım karşında. Kıl merhamet, çöz ellerimi sana muhtacım. Ağlıyorum duyuyorsun Ey Zat-ı Şahane. O an, o anki dünya durmuş, zaman durmuş kalmışım bir başıma. Bir ses gelmekte uzaktan, sanki Kaf dağının arkasından düşmekte buraya. Ali demekte birileri, Ali. Yerde ve gökte tüm canlıları davet edercesine.
İbrahim gibi yanmaktayım senin aşkına. Ve ellerim boşaldı, O’nu tutarcasına uzattım parmaklarımı dizine. Bir açın ekmeye uzanması gibi bende sana açım, doyur beni merhametinle. Gözüme, bak diyorum, bakta gör O’nu. Korkuyor gözüm bakmaya. Ve soruyor kalbime, acaba bakacak kadar temiz misin? İşte şimdi ağla, ağla ki gözyaşlarından bir nehir aksın, yıkasın seni. Belki o zaman bakarsın.
Ey Müminlerin Efendisi, çaresizlerin çaresi, sarsılmaz kudretin sahibi, nicedir beklemekteyim yolunu. Âdemden beri arzulamakta bu sefil seni. Ve şükür diye bir ses çıkmakta titreyen dudağımdan. Şükür… Aydınlandı yüreğimdeki kör pencere, duydu arşı aladan ebediyete uzanan narayı. Ali, adını her duyduğumda bir kez daha ve etkisini arttırarak aşka salmakta beni.
Eyüp misali bende senin için dert çekmekteyim. Öyle bir dert ki dermanı sende. Alma bu derdi benden, alma ki dermana gelen seni göreyim. Bir kez görmek için bilmem kaç yıl dert çekmeye razıyım.
Daha yerdeyim, bedenim ayaklarının önünde. Hıçkıra hıçkıra dökülmekte didelerimden yaşlarım, ama döküldükçe rahatlamakta bir yanım. Hafiflemekte, sanki Sina dağı karşımda O’na bakmaktayım.
Yusuf gibi derin ve karanlık bir kuyudayım. Adını hıçkırarak haykırıyorum, her haykırışta biraz aydınlanmakta karanlığım. Bir güneşin geceyi bitirdiği gibi doğmaktasın halsiz bedenimden içeri.
Nuh’un gemisine koşar gibi ruhum sana koşmakta, tırnaklarıyla yapışmakta kurtuluşa davet eden sesine. Bırakma diyorum ruhuma, yapış. Kurtuluş O’nda. Bilmem alır mısın beni geminin bir kıyısına.
Ve bir Nevruz, ben sana yalvarmaktayım. Bilmem sesimi duyar mısın, merhamet eder misin bu edna kuluna. Arşa değercesine semaya uzanmakta ellerim, dillerim seni zikretmekte. Merhamet etki bayram olsun bu aziz gün bana. Muhtacım Ey Sultan her iki cihanda sana.
Nur-u Kandilde belirdi bir ışık bu gece,
Bu gece ki Ali ismi dilimde oldu hece.
Gel ey gönlüm gün Nevruz’dur çağır o Padişahı,
Silsin gönlündeki pası, pak eylesin karayı.
Kim ki sana sıdk ile bağlanırsa her vakit,
Doldur ver içelim Pirden dertleşelim ey zahit.
Ol derdime derman senden ki yapıştım peşine,
Dört iklimi dolaşsam da rast gelmedim eşine.
Sensiz gönlüm ne eylesin bu cihanın varını,
Tek isteği bu fakirin sana versin canını.
Sinan BOZTEPE
16/3/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Cüneyt ÜLSEVER : Olmadı Ali Bardakoğlu!
DANIŞTAY, ilköğretimde okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu kılınmasını hukuka uygun bulmadı. Şimdi ya ders kaldırılacak, ya da müfredat (zaten yapıldığı, söylendiği gibi) yeniden tanzim edilecek.
Dairenin gerekçesinde, "Devletin, eğitim ve öğretimle ilgili olarak üzerine düşen görevleri yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin nesnel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasına dikkat etmesi ve ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerekmektedir" görüşüne yer verildi.
Hafta içinde Milliyet Gazetesi’ne verdiği röportajda eski Talim Terbiye Kurulu (TTK) Başkanı Prof. Dr. İrfan Erdoğan, TTK’ya hakim zihin yapısını bir örnekle anlatıyordu:
"Mesela Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiyle ilgili programın kurulda görüşülmesi sırasında Kuran kursunu andıran şöyle bir teklifle karşılaştım: Gruplara ayrılmış bir şekilde düzenlenen sınıfta zorunlu olarak Kuran-ı Kerim’in bulunması, adalet, hoşgörü gibi kavramların kutsal kitap üzerinden münazara edilmesi..."
* * *
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi sadece bir dinin (İslam) değil, tüm dinlerin/inançların tarihi gelişmelerini, felsefi ve sosyal boyutlarını, kültürel önemlerini öğreten bir derstir.
Türkiye’de de esas sorun bu dersin müfredatı değil, dersi verecek formasyona sahip yeterli sayıda din dersi öğretmeninin bulunmamasıdır. Türkiye’de din bilgisi denince akla sadece İslam dinindeki ibadet uygulamaları (amel) gelir. Zira, Türkiye’de yetiştirilen din dersi öğretmenleri felsefe, sosyoloji, kültür, bilim metodolojisi bilmezler. Onlara dinin ruhu değil, ibadetin şekli öğretilir. Onlar da, esasında dinin ruhunu anlama konusunda cahil insanlar olarak, her dinden öğrenciye ancak bildikleri ibadet uygulamalarını öğretirler.
Türkiye’de dinin felsefeden koparılmasının baş sorumlusu da Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Türkiye’deki din adamı ve din öğretmenlerinin kalitesinden, öncelikle bu kurum sorumludur.
* * *
Ama, maalesef Danıştay’ın aldığı kararın baş sorumlusu Diyanet İşleri Başkanı topu taca atıyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Din Kültürü dersiyle ilgili son kararın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) aldığı kararın adeta Türkiye’ye uyarlaması gibi durduğunu savunuyor. Bardakoğlu, "AİHM’nin yanlışlığı odur ve yargının neyin din olduğu, neyin din olmadığı hakkında karar vermesinin hangi verilere dayandığı, hangi üniversite görüşüne, hangi rapora dayandığı konusunda ciddi kuşkularım var. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, 23 ilahiyat fakültesinden görüş alındığını zannetmiyorum" diyor.
Özetle başkan, "AİHM ulemaya, yani bana sormalıydı" diyor!
Ancak, belli ki AİHM’nin nasıl çalıştığı konusunda oldukça bilgisiz.
Zira, Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Niyazi Öktem diyor ki, "AİHM’nin Diyanet’ten görüş alma zorunluluğu yok. AİHM, AB’nin inanç özgürlüğünün boyutları hakkında hazırladığı çalışmaları referans alır. AB üyesi ve AB’ye girmek için aday olan ülkelerden uzmanların olduğu benim de içinde yer aldığım bir komite, 1998 yılında üç ciltlik bir çalışma hazırlamıştır. Yani AİHM, inanç özgürlüğü konusunda bilgisiz değil. Başbakan’ın tabiriyle ulemaya sorulmuştur. Din dersleri öyle mecburi olmaz." (Sabah-07.03.08)
* * *
Birileri Ali Bardakoğlu’na hukuk nedir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki Türkiye’nin imzası ne anlama gelir, AİHM nasıl çalışır, kararlarına uymamanın müeyyidesi nedir, bunları öğretsin.
Ali Bardakoğlu da neden çağdaş kafaya sahip din adamları ve öğretmenleri yetiştiremediğini dert edinsin!
Cüneyt ÜLSEVER
HÜRRİYET
9/3/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti

Babai İsyanı 1240 tarihinde Baba İlyas ve Baba İshak isimli dervişlerin önderliğinde meydana gelmiştir. Bu isyan günümüz Güneydoğu Anadolu bölgesinden Orta Anadolu’ya kadar etkisini gösterdi.
Anadolu’ya gelen Türkmenler’in başında genellikle sufi dervişler mevcuttu. Bunlar gündelik yaşamda, sosyal ve dinsel yaşamda, toplum üzerinde yönlendirici etkiye sahiplerdi. Babai İsyanı 1240 tarihinde Baba İlyas ve Baba İshak isimli dervişlerin önderliğinde meydana gelmiştir. Bu isyan günümüz Güneydoğu Anadolu bölgesinde Orta Anadolu’ya kadar etkisini gösterdi. Bu ayaklanmanın da diğer isyanlar gibi dinsel, ekonomik, sosyal ve siyasal nedenleri vardır.
Selçuklular’ın bir kolu olan Anadolu Selçukluları’nın devlet yapılanmasında da Sünni-İslam’ın belirleyici etkisi göze çarpmaktadır. Yerleşik yaşama geçen göçebeler devlet yapılanması içinde zamanla yerleşik dinsel kurumlar içerisinde Sünni-İslam anlayışına göre medreselerde eğitimden geçtiler. Bu anlayış göçebe ve yerleşik Türkler arasında zamanla farklılık ve öteki olma durumunu yaratmıştır. Göçebe Türkmenler yaşam anlayışları gereği ve geçmişteki dinsel ve kültürel pratiklerinden dolayı yerleşik Sünni anlayışa uyum sağlamakta zorlandılar.
Ayaklanmanın cereyan ettiği 13. yüzyıla geldiğimizde Anadolu’da toprak düzeni bozulmaya yüz tutmuş, geniş toprak sahibi kişiler türemiş ve köylüler hayvanları için yeterli otlakları bulamamışlardır. Bunların yanında ağır vergiler ve savaşların getirdiği ek vergiler toplumda huzursuzluk kaynağı olmaya başlamış ve toplumsal düzen bozulmaya başlamıştır.
Sosyal ve siyasal nedenler de; Anadolu Selçukluları’nın son döneminde Sultanların yanlış yönetimi ve uyguladıkları baskılar toplumda isyana ortam sağlamıştır. Yerleşik hayata geçen insanlar ve daha sonra gelen göçebeler arasında yaşam anlayışlarından doğan farklılıklardan dolayı toplumda birer çatışma kaynağı oluşmaya başlamıştı. Baba İshak önderliğindeki ayaklanma toplumsal yapının tamamen değişeceğini ve adaletli bir düzenin kurulacağını vurguluyordu. Bu isyana değişik etnik gruptan ve inançtan insanlar katılmışlardır. Ayaklanma sonucunda iki taraf da büyük kayıplar vermiştir. Baba İshak ve adamları yakalanarak idam edilmiştir. Bu yaşanan olaylar toplumda huzur yerine daha büyük bir kaos ortamı yaratmıştır ve Anadolu Selçukluları’nın tarih sahnesinden çekilmesindeki en önemli olaylardan birisi olarak kabul edilmiştir. Alevi-Kızılbaşlar Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılarak varlığını devam ettirmişlerdir.
www.habercem.com
9/3/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Kıbrıs Türkleri Alevi/Kızılbaş Kökenlidir
Kıbrıs Türkleri köken olarak Alevidir. Kıbırıs adası Osmanlı tarafından ele geçirildiğinde ( 1571) Anadolu’dan binlerce KIZILBAŞ TÜRKMEN adaya zorunlu göçe tabi tutuldu.
Osmanlı, Anadolu’daki Alevi Türkmenlerin sürekli isyan etmesinden bunaldığı için bir kısmını Kıbrıs’a sürdü.
Zamanla bir bölümü Sünnileşse de Kıbrıs Türklerinin büyük bölümü Alevidir.
Günümüzde ne Alevi ne de Sünni gibi bir yaşantı olmasa da Kıbırs Türklerinin camiden özellikle uzak durması ALEVİ GEÇMİŞLERİ ile yakından ilgilidir.
Siyasal tercih olarak genelde sol ve laik eğilimli olmaları da Alevi geçmişlerinden kaynaklanıyor.
1974 sonrası adaya göç eden Türkler ise muhafazakar ve Sünni kimliklidir.
Bu kesimin ada Türkleri ile yaşadığı bazı sorunların temelinde inançsal geçmişten ve laik dünya görüşünden kaynaklanan nedenler bulunmaktadır.
Günümüzde 220 bin civarında bir nüfusa sahip olan KKTC’ de Alevi kimliğinin farkında olan 15- 20 bin civarında nüfus vardır.
Gerçekte ise yerli Kıbrıs Türklerinin büyük çoğunluğu Alevidir
devamı……..
Bugün KKTC nüfusunun 100 bin kadarı Alevi geçmişli Türklerden oluşmaktadır.
Bir kaç ay evvel KIBIRIS’ta KKTC CUMHURBAŞKANI VE KURUCU CUMHURBAŞKANI DENKTAŞ’ın katılımıyla temeli atılan cem evi Kıbrıs Türklerini yeniden Aleviliğe kazandıracak tarihsel bir adımdır.

Haber: erenlermeydani.com Mustafa Cemil Kılıç
9/3/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/4|Sonraki Sayfa>>