Kategorilerim

Ana Sayfa Arsiv Ziyaretçi Defteri

Son Yazılar

WWW.ALEVİİSLAMYOLU.COM SİTESİNDEYİZBu ülkeyi Türkleştiren ve Müslümanlaştıran AlevilerdirAlevilerden Selçuk'a ÖdülVakit Yazarına YanıtAvrupa'daki Aleviler Nereye Gidiyor?

Belgeseller

Türkiye'de Alevilik Aşık Veysel

Bağlantılar

Aleviyolu Alevi Haber Merkezi Alevi Konseyi Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı Cem Radyo Cem Tv Cem Vakfı Erenler Forum Habercem Karacaahmet

Avrupa'daki Aleviler Nereye Gidiyor?

 

Son Almanya gezimde gördüm ki Avrupa'da yaşayan Aleviler de derin çelişkiler, çatışmalar içine düşmüşler.

 

Çatışmanın özünü tavanla taban arasındaki zıtlık oluşturuyor. Çoğunluğu oluşturan tabanın Alevilik anlayışı ile yönetici örgüt konumundaki Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu'nun Alevilik anlayışı farklı. AABF yönetimi, Aleviliği İslam'ın dışında görüyor. Hatta Almanya'da; Alevilik ayrı bir dine çevrilme sürecine sokuluyor. Üzüntüyle öğrendim ki bazı Alevi gençler boyunlarında Zülfikar ile birlikte haç taşımaya da başlamışlar. Diskotekleri dolduran Türk gençliği içinde çoğunluğu Alevi gençleri almışlar.


Böylece sanal bir Alevilik çevresinde Hıristiyanlığa benzeyen bir hayat düzeni yaratılmaya başlanmış. Türkleri Almanlaştırma harekatına AABF yönetimi, bilerek veya bilmeyerek destekçi olmuş.

Alevi Müslüman çocukları kendi kimliklerinden uzaklaştırılırken Sünni Müslüman çocukları da türban altına sokularak Araplaştırılmaya başlanmış.

 

ALEVİ CUMHURİYETLE ÇATIŞMAZ

Avrupa'da Alevi örgütlenmesini yönetenlerin diğer açmazı da cumhuriyet rejimi ile girdikleri çelişkide ortaya çıkıyor. Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri'nden edindiğim bilgiye göre; AABF yönetimi; İkinci Cumhuriyetçi liberallerle aynı düşünceyi paylaşıyor. Bu çizgi de onları AKP hükümetinin doğal destekçileri haline getiriyor. Geçen sene yapılan Cumhuriyet Mitingleri karşısında federasyoncuların aldığı tavır da bunu gösteriyordu. Son Ergenekon operasyonunda da AABF yönetiminin hükümeti destekler çizgi içine girdiği söyleniyor. 'Avrupa Birliği bu destek siyasetini izlediği için Alevi örgütlenmesi de onu takip etmiştir.' deniliyor.


Ne acıdır ki Alevi toplumunun karşısındaki en bağnaz güçlerle Alevileri yönetenler işbirliği yapmış konuma düşüyorlar. İşte bu garip çelişki yüzünden taban bölünmüştür. Bu yönetim biçimine karşı çıkan dernekler de var. Ayrıca Cem Vakfı da Almanya'da AABF'nin bu çizgisine karşı laiklik temelinde cumhuriyetçi bir örgütlenmeyi yürütüyor. Alevi toplumunun büyük bölümü cumhuriyetçi olduğu için bunlar Atatürkçü derneklerdede yoğun biçimde yer alıyorlar ve çalışıyorlar.


Almanya'daki Alevi aydınları ve akademisyenlerinin çoğu, AABF'den farklı farklı görüşler taşıyorlar. İşte Güney Hessen'de bu konuda şöyle bir bildiri de yayımlandı:

'Ülkemiz Türkiye üzerinde oynanan oyunlara bağlı olarak ortaya çıkan son gelişmeler kaygı vericidir. Atatürk Devrimleri ve Laik Cumhuriyet'e yönelik karşı devrim hareketleri giderek ayyuka çıkmıştır. (...) 11 Eylül'ün ardından geliştirilen 'Ilımlı İslam' modeli Türkiye'ye giydirilmek istenilmektedir. (...)Son derece sinsi planlarla ülkenin önemli kurumlarında kadrolaşan irtica yandaşları ele geçiremedikleri Cumhuriyet kurumlarını da baskı, yıldırma ve gözden düşürme taktikleriyle etkisiz kılma çabasındadırlar.
Yazılı ve görsel basının bir kısmını yandaşları vasıtasıyla ele geçirip bir kısmını da çıkar karşılığı susturarak halkın doğru haber almasını engellemekteler. Kontrol edemedikleri az sayıda basın kuruluşunu da baskı altına almaya çalışmaktalar. Sayın İlhan Selçuk, Sayın Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ve Sayın Doğu Perinçek örneğinde olduğu gibi. (...)Bilim insanlarına 'Herkes kendi işine baksın' diye hadlerini bildirmeye kalkışıp, ulema diye adlandırdıkları tarikat mensuplarından fetva isteyecek kadar pervasızlaştılar.

(...) Bütün bunları yaparken demokrasi söylemini kalkan gibi kullanarak kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. AKP'nin demokrasi söylemi son derece sinsi bir tuzaktır. İran halkının bu tuzağa nasıl düşürüldüğüne hep birlikte tanık olduk. Cumhuriyetin son kaleleri sahte demokrasi söylemleriyle kuşatma altına alınmıştır. Kaleler düşerse demokrasi de düşer.'
Kısaltarak verdiğimiz bu bildiri, Avrupa'daki Alevi aydınlarının Atatürk devrimlerinin yanında olduğunu gösteren pek çok örnekten birisidir.
Umuyorum ki AABF yöneticileri, Alevilerin tarihsel konumuna ve zihniyetlerine uygun bir çizgiye gelirler. Böylece; Alevi toplumunu Almanlaştırma veya AKP'nin dolaylı destekçisi haline getirme işinden vazgeçerler. 23 Nisan'da Berlin'de ulusal egemenlik ve çocuk bayramını kutlayan Aleviler AABF'ye örnek olabilir. Çünkü; gün, cumhuriyete sahip çıkma günüdür.

Rıza Zelyut/Güneş

 

26/4/2008 | Kategori: yazarlar | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


Prof. Dr. İzzettin Doğan'a Yapılan Haksızlık

 

Türkiye’de provakatörlüğü ile öne çıkan bir yayın organı olan ANADOLU’DA VAKİT adlı gazetenin İzzettin Doğan’ı hedef gösteren haberi insaf ve izan sahibi herkesi derin bir şaşkınlık ve üzüntüye boğdu.


 

Sayın Doğan’ı yaptığı açıklamalar nedeniyle “tahrik peşinde “ olmakla itham eden gazete aslında daha evvel pek çok olayda tahrikçiliği tesçillenmiş bir yayın organıdır.

Gazeteye göre cem evlerinin ibadethane olarak kabulünü talep etmek, namazı Sünni uygulamadan farklı olarak anlamak ve algılamak tahrik sebebi oluşturuyor.
Oysa asıl tahrik, insanların en doğal inanç hakları olan cem evi talebini reddetmek değil midir?
Asıl tahrik, dini alanda farklı yorumlara tahammül gösterememek değil midir ?
Asıl tahrik, yüzyıllardır ibadethane olarak kullanılan cem evlerini bir kültür merkezi ve folklorik mekan olarak nitelemek değil midir ?

Asıl tahrik, Alevi İslam inancının temel ibadet biçimi olan cem ibadetini hakiki anlamda bir namaz olarak gören Alevileri cem yürüttükleri, cem evine gittikleri ve camiye gelmedikleri için İslam’dan kopmakla itham etmek değil midir ?
Asıl tahrik, Alevi ve Sünni halktan alınan vergilerle sadece Sünni inanç için hizmet gören Diyanet işleri Başkanlığı’na destek olmak değil midir ?
Kur’an’da cem evi ifadesinin bulunmuyor oluşu cem evlerinin ibadethane kimliğini reddetmenin gerekçesi olarak sunulurken; “Kur’an’da cami sözcüğü de yok, o halde camiler de mi ibadethane sayılmayacak, şeklindeki bir açıklamayı çarpıtarak
“ camiler de ibadethane sayılmasın “ dedi diye yazmak dürüstlük ve doğrulukla izahı mümkün olmayan bir eylem ve düşünce bozukluğu değil midir ?

ANADOLU’ DA VAKİT ‘in yaptığı, gerçekleri çarpıtmak değil midir?
Yıllarca Alevi – Sünni kardeşliği temelinde Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü için çaba harcamış, bu yolda emek saffetmiş bir kanaat önderine yapılan bu haksızlığın, halkımızın barış ve kardeşliğine hizmet ettiğini söyleyebilmek mümkün müdür ?
Sayın Doğan’ın açıklamaları ile bölücü örgüt liderinin kimi açıklamaları arasında zorlama bir yolla paralellik kurmaya çalışmak ve böylece Alevi kanaat önderinin üzerinden Alevileri bölücü örgüt yandaşı imiş gibi göstermeye çalışmak yahut bu yönde bir kanı oluşturmaya çaba harcamak erdem, ahlak ve haysiyet denilen değerlerden nasip almamış olmanın yalın bir göstergesi değil midir ?
Gazetenin rahatsızlığının gerçek nedenini teşhis için eldeki verileri değerlendirdiğimizde zihnimize düşenler ziyadesiyle üzüntü kaynağıdır.

Yoksa söz konusu gazete Türkiye’de cem evlerinin sayılarının hızla artmasından mı rahatsızdır ?
Yoksa Alevi inanç ve kültürünün yaşamakta olduğu rönesans mı rahatsızlık vermektedir ?
Yoksa Türkiye’nin en büyük cem evinin Türkiye’yi kuran partiye mensup bir belediye tarafından destekleniyor olması mı mesele teşkil etmektedir ?
Oysa biliniyor ki pek çok AKP’li yerel yönetici cem evlerine çeşitli yardımlar yapmışlardır. Hatta geçmişte RP ‘li belediyeler de zaman zaman cem evleri için yardımda bulunmuşlardır. Nitekim Kağıthane cem evinin inşasında Sayın Necmettin Erbakan’ın aracılığıyla RP ‘li belediye başkanının da desteği olmuştur.

Aleviler kendilerine uzanan dost elini hiçbir zaman geri çevirmemişlerdir. Hiçbir zaman kadirbilmezlik etmemişlerdir.
O halde nedir VAKİT’in rahatsız olma sebebi ?
Sayın Doğan’ın laik ve ulusalcı duruşu mu ?
Yüce Atatürk’ün kutsal emaneti olan aziz cumhuriyetimize sahip çıkması mı ?
Alevi – Sünni kardeşliği için yaptığı çalışmalar mı ?
Hüseyni İslam’ı savunuyor oluşu mu ?
Kerbela mazlumlarının yolunu sürdürüyor oluşu mu ?
İki cihan güneşi Hazreti Muhammed’in soyundan geliyor oluşu mu?
Sünnilik perdesinin gerisinde Türkiye’nin Vahhabileştirilerek Araplaştırılmaya çalışmasına karşı “Türk kavimlerinin İslam anlayışı “ olan Alevi İslam inancına hizmet etmesi mi ?
Türkiye’nin ve Türk ulusunun bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunması mı ?
Evet, nedir rahatsızlığın sebebi ?
Yanıtını içinde barındıran sorularımızı idrak sahiplerine yönelterek söz konusu gazetenin provakatif haberini yüce ulusumuzun vicdanına havale ediyorum.

 

Haber: Habercem

24/4/2008 | Kategori: yazarlar | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


Tenasüh (Reenkarnasyon)

 

Tenasüh veya Reenkarnasyon; yeniden bedenlenme veya ruh göçümü, ruh sıçraması, ruhun bir cisimden ötekine, bazen de insandan hayvana ve hayvandan insana geçmesi inancıdır. Bu inanç, çeşitli dinler, mezhepler ve tarikat ehli kimseler arasında pek çok tartışmaya sebep olmuştur ve olmaktadır.

Bu konu ile ilgili olarak “Yeni Eflâtuncular” olarak bilinen ekol de ruhların Allah’ın öz varlığından olduğunu, derece derece inerek önce “cisimlerle birleşerek kendilerini cisimlerde gizlediklerini, fakat, tekamül kanunu gereğince de cansız cisimlerden nebatlara, nebatlardan hayvanlara ve hayvanlardan da nefsini saflaştırarak aslı ile birleşme arzusu ile derece derece yükselerek insanlarda tecellî etmeye ve bu yoldan Hakk’a ulaşmaya çalıştıklarını” bildirmektedirler.

Bu felsefi ve mistik görüş, İslam bilginlerince de benimsenmiş ve bu yolda bir takım manevî gelişme ve ruhsal yolculuk gibi konular ele alınmıştır. Ruh veya nefs hakkında Kuran’ın pek çok yerinde bilgi verilmiş ve dolayısıyla bu bilgilere dayanarak tasavvuf felsefesinde de bu konuya çok önem verilmiştir. Ben de bu inanca kesin noktayı koyacak değilim, ancak ben burada bazı Kuran ayetleri ve hadisler ışığında konuyu ele almak istiyorum.

Bundan önceki konu, “devran” idi devran, konusunda anlatılanlar, “tenasüh” için de geçerlidir. Cenab-ı Allah, Kuran’ın pek çok yerinde adaletten söz eder ve adaletle hareket edilmesini ister. Çünkü, gerçek olan da budur. Örneğin Kuran’da: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder” (Nalh Suresi, 90. Ayet) deniyor. “Allah size, mutlaka emanetleri, ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa Suresi, 58. Ayet) deniyor.

Ey iman edenler! Allah için Hakk’ı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmaktan alıkoymasın. Adaletli olun. (Maide Suresi, 8. Ayet)

Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. (Sad Suresi, 26. Ayet)

Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet... (Maide Suresi, 42. Ayet)

Bu ayetleri gördükten sonra kendi kendimize şöyle soralım! Cenab-ı Allah, adaleti emrediyor, fakat acaba kendisi adaletli mi? Muhakkak ki adaletlidir. Bundan şüphemiz dahi olamaz. Biz her gün etrafımızda pek çok olay görüyoruz. Bunların içersinde alabildiğine zengin, malının mülkünün hesabını bilmeyen insanlar; diğer tarafta da sabahtan akşama sofrasında bir lokma bulamayan fakir insanlar.

Yine evin başköşesinde yatırılan, yemekleri yurt dışından gelen ve en pahalı kuaförlerde bakımı yapılan köpekler, diğer tarafta da sokaklarda bir parça kemiği dahi bulamayan köpekleri düşünün. insanların kimileri alabildiğine sıhhatli, kimileri, hasta, kimileri topal, kimileri kör veya sağır. Afrika’nın bazı ülkelerinde görüyoruz ki insanlar, bir deri bir kemik, yarı ölü yarı diri. Bütün bunlar Allah’ın yaratıklarıdır. Bir zengin düşünün malının hesabını bilemiyor. Malından fakir fukaraya bol bol dağıtıyor, hayır işlerinde adeta yarışıyor.

Namazı kılıyor, zekatı veriyor, hacca gidiyor, şeriatın tüm farz ve sünnetlerini yerine getiriyor. Diğer tarafta da bir fakir var ki, Hint fakirlerinden de fakir. Allah’ın kendisini ne için böyle yarattığına küfür edip duruyor. Bulursa yiyor, bulamazsa aç yatıyor. Gerektiğinde çalıyor, karnını doyurabilmek için her türlü edepsizliği yapıyor. Farz edelim ki bu iki şahıs, bu âlemden gittiler, Hakk’ın huzurunda hesaba çekildiler.

Haklı olarak zengin kimse, Cenab-ı Allah’ın tüm buyruklarını yerine getirmiş olduğu için ebedî olarak cennete gidecek, fakir ise hiç şüphe yok ki ebedî olarak cehenneme gidecektir, çünkü her gün Allah’a isyan edip duruyordu. Bu durumda Allah adaletli bir iş yapmış olur mu? Hayır olmaz! Neden olmaz? Çünkü Allah, adaletsiz iş yapmaz da ondan.

Mesela fakir adam, Cenab-ı Allah’a şöyle dese: “Bu zengin kimse, senin ona verdiğin ihsanları, dilediği gibi kullanırken, ben sefaletin, perişanlığın ve açlığın içersinde pençeleşiyordum. O her türlü ihtişamın içersinde yüzerken, sıcacık yatağında yatarken, ben tabiatın soğuk ve sıcak günlerinde sokaklarda yaşam mücadelesi veriyordum. Sabahtan akşama kadar inşaatlarda veya buna benzer işlerde yiyecek ekmeğimi dahi zor kazanıyordum. Madem ki çok adaletli isen, önce beni de bu kârun kadar zengin yaptığın kimsenin durumuna getir. Eğer ben de onun yaptığı gibi, kulluk vazifemi yerine getirmezsem, o vakit beni istediğin gibi yargıla. Ben zaten dünya hayatımda cehennem hayatı yaşadım. Bunu bana bir de burada mı yaşatacaksın?” dese ve şöyle devam etse: “O kârun kadar zengin kimseyi de benim dünyada iken çektiğim sıkıntılara sok ve onun nasıl davranacağını bir gör bakalım. O da aynı benim yaptığımı yapmayacak mı dese, acaba haksız mıdır?

Veya Cenab-ı Allah, zengin kuluna şöyle dese: “Ey kulum! Sen dünya hayatında iken cennet hayatı yaşadın, burada seni cehenneme atayım da adalet yerini bulsun”; fakir kuluna da: “Ey kulum! Sen dünya hayatında çok çektin, gel seni cennetime koyayım da hak yerine gelsin der mi acaba?” hayır demez. O yüce yaratan öyle bir düzen kurmuş ki, hiçbir kimse haksızlığa uğramayacaktır. O Kuran’da her şeyi açık seçik insanlara bildirmiştir. Aşağıdaki Kuran ayetlerine bir bakalım ne diyor: Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz. (Rum Suresi, 11. Ayet)

Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz? Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28. Ayet)

Onlar: “Ey Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir başka yol daha var mı?” (Mümin Suresi, 11 .Ayet)

Ancak gereğince dinleyenler çağrıya cevap verir. Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra O’na döndürülecekler. (En’am Suresi, 36. Ayet)

De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım.Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durdum. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz! (Yunus Suresi, 16. Ayet)

Yine Kuran’da: “Ölümü aranızda biz takdir ettik. Biz önüne geçilecekler değiliz. Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız” (Vakıa Suresi, 60, 61, 62) deniyor.

Senin o Ganî Rabbin rahmet sahibidir. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizi bir başka topluluğun soyundan yeniden vücuda getirir. (En’am Suresi, 133) Yine Kuran’da: iki taraf arasında bir perde, A’raf üzerinde de herkesi yüzlerinden tanıyan erler vardır. Cennet halkı, özleyip durdukları hâlde henüz ona girememiş olanlara şöyle seslenirler: “Selam size!” (A’raf Suresi, 46)

A’raf halkı, yüzlerinden tanıdıkları bazı erkeklere seslenip şöyle derler: “Ne bir araya gelmeniz ne de büyüklük taslamınız size hiçbir yarar sağlamaz.” (A’raf Suresi, 48)

Bu ayetlerde geçen A’raf halkı hakkında pek çok tartışmalar yapılmıştır. A’raftaki erlerin kimler olduğunda ihtilaf vardır. Bu konu hakkında Hasan Basri Hazretlerine sorulduğunda elini dizine vurarak: “Tanrı onları, cennet ve cehennem ehlini tanıtmak için oraya koymuştur. Onlar bunları birbirinden ayırd ederler; “andolsun Tanrı’ya, belki de onlardan olanlar, şimdi şu evde bizimle beraberdir” (Mecmâ’, I. S. 429) demişti.

Tenasüh ile ilgili olarak bir de Yunus’un şu sözlerine bakalım:

 

Nice kez geldim gittim delim sûret yarattım

Bu şimdiki sûrette Yunus olup dûr idim.



Ben bu sûretten ileri adım Yunus değil iken

Ben ol idim ol ben idim bu aşkı sunanda idim.




Düşünün bir kere, eğer ruh, sadece bir kere dünyaya gelip, buradaki ameline göre kıyamet gününü bekleyip cennete veya cehenneme gidecekse, tekamül etmek üzere bir daha bu dünyaya gelmeyecek ise, Allah’ın adaleti nerededir? Yukarıda zengin kimse ile fakir adamın durumunu gördük, devrana girip ruh kemâle erişinceye kadar tekrar tekrar gidip gelmeyecekse, haksızlık olmaz mı?

Kuran ayetlerini incelediğimiz de şunu görüyoruz: Allah yaratışa başlıyor. Sonra onu varlık alanından çekip alıyor ve tekrar yaratıyor. En sonunda yine kendisine döndürüyor. Dikkat ederseniz Bakara Sûresi 28’de: “Sizi balçıktan veya bir damla sudan yarattım” demiyor. Siz ölülerdiniz O, sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz deniyor. Burada üç defa öldürüyor ve diriltiyor.

1- Siz ölülerdiniz,

2- O, sizi diriltti,

3- Sizi yine öldürecek,

4- Ve sonra diriltecektir,

5- Sonunda O’na döndürüleceksiniz.

Burada çok açık olarak şunu görüyoruz. Ruh, bir defaya mahsus dünyaya gelip gitmiyor. Ruh, kemâle erişinceye kadar devrana giriyor, defalarca gidip geliyor, ancak kesinlikle bir önceki hayatını hatırlamıyor. Bir de yukarıda verdiğim Mü’min sûresi 11 de iki kez öldürülüp diriltilen ve tekrar diriltilmeyi bekleyen topluluktan söz ediliyor. Burada bazı insanların ikinci ve üçüncü kez bedenlenerek dünyaya gelmeyi bekledikleri görülüyor. Yine yukurıda zengin kimse ile fakir adamın hikayesini anlattım. Zengin olan o kimse, bu dünyaya pek çok gitmiş gelmiş, Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanmıştır. O’nun sayısız lutfuna ve nimetlerine nail olmuş ki, nimetleri ve bu dünya üzerindeki zamanını gereği gibi kullanmasını bilmiştir. O kimse ruhunu kemâle erdirmiş ve Allah’ın rızasını kazanarak cennete gitmeye hak kazanmıştır.

Fakir adama gelince, o daha pek çok gidip gelecek, ta ki, ruhunu kemâle erdirebilsin. Yukarıdaki beyitlerde Yunus: “Nice kez değişik suretlerde ve değişik isimlerde geldim gittim. Bugün kü suretimde bana Yunus dediler” diyor. Yine: “Bu suretimden önce adım Yunus değil iken, ben o idim, o ben idim” diyerek “tenasüh” ten haber veriyor. Yukarıda söylediğıim gibi, tenasüh konusu, bugüne kadar pek çok kimseler tarafından tartışma konusu olmuş ve pek çok mezhep ve tarikat ehli kimseler bu konuyla ilgilenmişlerdir. Ben burada bu konuya kesin noktayı koyabilecek yeteneği kendimde göremiyorum. Sadece Kuran ayetlerine dayanarak bazı açıklamalar getirmeye çalıştım. Hiç kimsenin inancını sarsacak şekilde iddia etmiyorum. Ancak aklıma gelmişken şu düşündüklerimi de söylemeden geçemeyeceğim. Yukarıda Allah’ı anlatırken Allah’ın tek bir varlık olduğunu, diğer varlıkların O’nun uzuvları, yani O’nun görüntüsünden ibaret olduğunu anlattım. Yine Kuran ayetleri ile evrende ne varsa tüm varlıkların ve meleklerin O’nu tesbih ettiklerini pek çok Kuran ayetinde görüyoruz. Örneğin: Güneş ve Ay, bir hesaba göre (hareket etmekte) dir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler. (Rahman Suresi, 5, 6)

Göklerde ve yerde bulunanlar bölük bölük olmuş, kuşlar da Allah’ı tesbih etmektedirler. Her biri kendine özgü duasını, kendine özgü tesbihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilmektedir. (Nur Suresi, 4)

Geceyi, gündüzü Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emriyle bir hizmete boyun eğmiştir. (Nahl Suresi, 12)

Gözümüzün önünde alabildiğine bir tabiat ve evren var. Bu tabiat ve evren, her an yeni yeni görüntülerle kendisini yeniliyor. Biz bunlara; hayvanlar, nebatlar ve cisimler olarak “şuursuz” varlıklar diyoruz. Yine bu tabiat ve evrenin içersinde bir de “şuurlu” varlıklar dediğimiz insan var. Bizim şuursuz dediğimiz varlıklar, yukarıdaki Kuran ayetlerine göre devamlı olarak Allah’ı zikir ve tesbih ediyor. Öyle ise bu varlıkların tamamı canlıdır ve canlı olan varlıklarda da ruh vardır, ruh ise Allah’ın kendi zâtındandır. Böyle olmasına rağmen Cenab-ı Allah, bu varlıklara, ben sizi hesaba çekeceğim demiyor. Ben sizi yeryüzüne imtihan için gönderdim demiyor. Ama insanoğluna bunu söylüyor. Cenab-ı Allah Kuran’da: “Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz” diyor. (Al-i İmran Suresi, 186)



“Hani Rabbin, âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz” demişlerdi. Kıyamet günü, “biz bundan habersizdik” demeyesiniz” diyor. (A’raf Suresi, 172)

“Sonra sizi imtihan etmek için onlardan uzaklaştırdı.” (Al-i İmran Suresi, 152)

“Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık” (İnsan Suresi, 2)

diyor.

“Her canlı ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz” (İnsan Suresi, 2)

buyurmuştur.

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, imtihandan söz ediyor ve kıyamet günü insanı sorguya çekeceğini bildiriyor. Ancak insanın dışında bulunan tüm şuursuz varlıklarda bulunan ruhlar da Allah’a kavuşmak ve O’nun rızasına nail olabilmek için devamlı olarak Allah’ı zikir ve tesbih ediyorlar.

Varlıkların Allah’a ulaşması ancak varlıkların insanda tecelli etmesiyle mümkündür. Cenab-ı Allah, bir kudsi hadisinde: “insan, varlıklarla Allah arasında berzah noktasıdır, yani birleştirici bir kavşaktır” diyor. Eğer devran olmazsa, tenasüh olmazsa, bu şuursuz varlıklardaki ruhlar ne olacaklar? Onların tekamülü nasıl olacaktır? Çünkü Allah, göklerin ve yerin nurudur. Allah, Rabbülâlemindir, tüm âlemlerin Rabbidir. Eğer bir ruh, bir defaya mahsus yaratılıp, ölümünden sonra kıyamet gününe kadar bir daha hiç gelmeyecekse, o zaman Allah’ın adaleti Eğer devran ve tenasühü yok sayarsak, tüm ruhlar bir defa bu dünyada boy gösterip, ölecekler ve tekamül gerçekleşmeyecek demektir.

nasıl gerçekleşecektir. Cenab-ı Allah, insanlara, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye uyarıda bulunuyor, fakat cisimler, nebatlar ve hayvanlar ne olacak? Kuran’da: “Külli nefsin zaikat-ül mevt” ,yani “her ruh ölümü tadacaktır” deniyor.



Hakkı SAYGI

Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı

 

23/4/2008 | Kategori: yazarlar | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


BBC "ALEVİLİĞE HAYRAN OLDUK"

 

İstanbul Erikli Baba Cem Evi avlusunda kadın erkek, genç yaşlı insanlar banklarda oturmuş sohbet ediyorlar. Başka bir yerde olsa insanlarda büyük ilgi uyandıracak devasa kameralar Cem Evi avlusunda çekim yapıyor.

 

İnsanlar her Perşembe Cem’e girmeden önce nasıl hatır edip sohbet ediyorlarsa yine öyleler. Dünyaca ünlü İngiliz Devlet Televizyonu BBC, Erikli Baba Cem Evi’nin Avlusunda. Bir önceki gün Cem Evi Dedesi Binali Dede beni arayıp şöyle demişti;

 

— Ayşe kızım, biz Cem ederkene BBC bizi çekecekmiş, diyolar ki biri Cem’i, Aleviliği anlatsın, gelip anlat kızım misafirlerimize, biz kimiz?

Nasıl büyük bir sorumluluk Binali Dedemin benim omuzlarıma yüklediği. Ama ‘Ali’m Allah, Hızır yardımcımız ola’ deyip;

‘Sen hiç merak etme dedem en iyi şekilde temsil eder, ağırlarız misafirlerimizi’ dedim. BBC ekibi Suriye’den sonra Türkiye’ye geçmiş, onun öncesi de İsrail’de bulunmuşlar. İsrail ve Suriye’den sonra bu avluda kendimizi daha huzurlu ve güvende hissettik diyor Pete. Pete ‘80 günde Dünya da İnançlar’ isimli belgeselin sunucusu. Ve başlıyor sorular sormaya;

 

—Aleviliğin diğer inançlardan farkı nedir?

—İnancımızın merkezinde ‘insan’ var, hangi ırk ya da kültürden olduğu hiç önemli değil. Neden insan derseniz, Tanrı ile buluşmanın yolu insan’a bilmekten geçer. O sebeple cem’de göreceksiniz, secde insanadır. Tanrı ne Kâbe de, Ne Kudüs te der Alevi Pirleri. Aslını sorarsanız tüm âlem bize mabettir.

 

—Tüm âlem’in mabet olması fikrini çok sevdim. Hiç duymadım böyle bir şey. Sufizm ile ilgili olsa gerek söylediklerin.

—Haklısın İslam Tasavvufu aynen böyle diyor. Alevilik gerçek İslam dır, İslam’ın özü’dür. Sizin İslam adına dünya ekranlarında gördükleriniz cevizin kabuğudur, dişlerseniz kanatır. Alevilik henüz tatmadığınız cevizin içi, özüdür. Bakın ne diyor bu öz; Hakikatte ayrılık yoktur, sen ayrıyım zannedersin. Şu gördüğümüz ağaçtan ayrı değiliz, bak dokun şu ağacın yaprağına, işte şimdi bütün âleme dokundur demektir. Bu felsefeye ‘Vahdet-i Mevcut’ diyoruz. Vahdet-i Mevcut Hünkâr Hace Bektaşi Veli ile anlaşılır.

Pete oldukça şaşkın bir ifade ile dinliyor anlattıklarımı. Bir an önce Cem’i görmek istediğini söylüyor. Cem’de Pete ve diğer BBC ekibine, çeviri yapmayacağımı, yalnızca Cem’i hissetmelerini istediğimi söylüyorum. Neler olup bittiğini Cem bitiminde anlatma sözü veriyorum ekibe ve ‘Allah, Muhammed, Ya Ali’ diyerek aşka düşen onlarca kişinin arasında yürütülen Cem’e dâhil oluyoruz. Yaklaşık bir buçuk saat boyunca dilleri lâl olan BBC ekibinden özellikle Pete, tüm ritüelleri aynen bizim gibi yerine getiriyor. Onlar için en şaşırtıcı olanda, Cem’in başında ‘rızalık’ alınırken herkes birbirine niyaz ediyor ve Pete’i, yanında oturan yaşlı amca doğal olarak bu ritüel’e dahil ediyor. Hiç tanımadığı insanlar, sanki Onu hep buradaymış gibi Cem ‘e katıp edip ‘Can’ biliyorlar. Tıpkı Yunus’un dediği gibi ;’72 Millete bir göz ile bakmayan bizden değildir’.
Yürütülen Cem’in sonunda dağıtılan lokmaları paylaşan BBC ekibinden ‘çıt’ çıkmıyor. Epeyce bir vakit sonra Pete ve belgeselin yapımcısı Tom konuşmaya başlıyorlar.

 

Tom: İngiltere’de İslam Sufizmi’ne ciddi bir kayış var, nedenini şimdi anlıyorum. Fakat Aleviliği ve Alevileri yeterince tanımıyor Dünya, bu gördüğümüz şeyi herkes görmeli mutlaka.

 

Pete: Ben uzunca yıllar dinler üzerine araştırma yaptım. Mevlana’yı biliyorum, fakat hayatımda hiç böyle bir şey yaşamadığımı itiraf etmeliyim. Belgeselde şuana kadar böyle bir görüntüye tanık olmadık ve olabileceğimizi de sanmıyorum. Bu BBC’nin bu belgesel için kayda aldığı en güçlü deneyimdi. Böyle söylememin nedeni müzik ya da semah değildi, atmosfer çok etkiledi beni. Çok gerçekti hissettiğim. Çok ayrıcalıklı bir inanış Alevilik. Ben böyle bir tecrübe hiç yaşamadım. Aleviliğe hayran oldum!…

BBC ekibini yaşadıkları yoğun duygularla uğurladık. İran’a gidiyorlar buradan. Belgesel Şubat 2009 da ( ki detaylı tarih verildiğinde mutlaka bilgilendireceğim) önce BBC’de ve ardından Discovery Channel’da yayınlanacak. Ne diyelim hayırlısı… Bu arada merak etmeyin onlara etli bulgur pilavı ve ayran ikram etmeyi unutmadık …

 

YAZARIMIZIN YAZISIYLA İLGİLİ VİDEO
 

Haber: Habercem

12/4/2008 | Kategori: yazarlar | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


MEB'İN ANLATTIĞI ALEVİLİK DEĞİL

 

M. Cemil Kılıç : MEB’in Anlattığı ALEVİLİK Değil !

MEB, sonuçlanan ve sürmekte olan kimi davalar ve toplumdan yükselen baskılar nedeniyle 12. sınıf Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına Alevilik fasikülü koyuyor. Kitapta anlatılan Alevilik, Alevilerin kabul edebileceği bir Alevilik değildir. Aleviliğin TASAVVUFİ YORUM tanımlamasıyla ele alınması ve ritüellerinin tarikat ritüeli olarak sunulması bilimsellikten uzaktır. MEB’in tanıtmaya ve anlatmaya çalıştığı şey Alevilik değil, tam tersine Alevilik adı altında Sünni ibadet ve inancının Alevi inancı üzerinde egemenliğini tesis çabasıdır. Alevi ritüellerinin ikincil ritüeller olduğunu benimsetme hedefine yönelik bir dil kullanılarak Alevilik; Sünniliğin alt yorumu noktasına itilmeye çalışılmaktadır.

Kitapta cem, semah, Muharrem matemi vb. Alevi ibadetleri kültürel ve folklorik bir unsur olarak anlatılmaktadır. Oysa bu doğru bir yaklaşım değildir.

Alevi ritüelleri tıpkı Sünni ritüelleri gibi birincil ibadetlerdir.

Sünnilikte namaz neyse Alevilikte cem ve semah odur.

Sünnilikte nasıl Ramazan orucu varsa Alevilikte Muharrem matemi ve Muharrem orucu vardır.

Sünniliğin ibadet yeri nasıl camiler ise Aleviliğin ibadet yeri de cem evleridir.

Kitapta Alevilik ve Bektaşilik bir inanç olarak bile görülmemektedir. Alevilik ve Bektaşiliği ” düşünce ” sözcüğüyle tanımlamak Aleviliğin inançsal kimliğini red ve inkar etmektir.

Aleviliğin, “İslam düşünce hayatına zenginlik katan oluşum” olarak tanımlanması da küçültücü ve itibar kaybını sağlamaya yönelik yahut diğer bir ifadeyle hafife alıcı bir yaklaşımdır. Bir fikrin yada inancın ” zenginlik ” biçiminde nitelenmesi o fikir yada inancı ” tahammül edilebilir bir aykırılık ” olarak görmenin maskelenmiş bir ifade tarzıdır. Yumuşatılmış bir tahkir dili kullanarak Aleviliği anlatmaya çalışmak asimilasyonun kazandığı yeni bir yüzden başka bir şey değildir.
Gerçek şu ki Aleviliğin 12. sınıf ders kitaplarına konulması bile düpedüz bir aşağılamadır. Zira; 12. sınıfa değin ders konusu olarak verilen bilgiler tümüyle Sünniliğe ait bilgiler olduğu halde bunlar İslam dininin temel unsurları olarak görülmekte ve dolayısıyla Alevi inanç ve ibadetleri alt kimlik unsuru denilerek küçümsenmektedir.
12. sınıfa değin Sünni inanç ve ibadetlerini zorla ve zorunlu olarak öğreten MEB, asimile ederek kimliğinden kopardığı Alevi öğrencilere Aleviliği , Sünni tarikatlarla aynı çizgiye çekerek tarikatlaştırılmış bir biçimde anlatmaya çalışmaktadır.
Kuşkusuz bu ” Alevilik ” sözde Aleviliktir. MEB, Diyanet İşleri Başkanlığı ve misyoner Sünni teologlar tarafından inşa edilmiş / uydurulmuş bir Aleviliği, Aleviler asla kabul etmeyecektir. Kabul etmemelidir.

 

MUSTAFA CEMİL KILIÇ
EĞİTİM İŞ İSTANBUL 1 NO. LU ŞUBE BASIN YAYIN SEKRETERİ
DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ ÖĞRETMENİ / İLAHİYATÇI - SOSYOLOG

 

12/4/2008 | Kategori: yazarlar | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti




<<Önceki Sayfa
|1/4|


Alevi Siteleri Listesi  Devrimci Siteler i ziyaret et Görevimiz sizi doğru adrese ulaştırmak.
ALİMİNYOLU