Aleviler, 1 Mayıs’ı maliyet gerekçe göstererek tatil etmeyen AKP’yi eleştirdi.

Pir Sultan Abdul Kültür Derneği Başkanı Fevzi Gümüş, 1 Mayıs’ı maliyet gerekçe göstererek tatil etmeyen AKP Hükümetini eleştirdi ve “1 Mayıs için bir günün maliyetini yapan Başbakan’ın Ramazan ayındaki işgücü kaybının da maliyetini yapması gerekir. Kamu kurumlarının, belediyelerin iktidarların teşviki ile Ramazan ayı boyunca gayri resmi tatil uyguladığı koşullarda işçilerin, emekçilerin tatil talebini iş gücü kaybı ile izah etmeye kalmak samimiyetsizliktir” dedi.
Fevzi Gümüş, yaptığı açıklamada AKP iktidarının hiçbir vicdani, ahlaki kural tanımayan küreselleşmenin hizmetkârlığını, ABD’nin ılımlı İslam projesinin Ortadoğu’daki taşeronluğunu üstlenmekle suçladı. Gümüş, “AKP iktidarı, baskıcı karakterini ve emek düşmanlığını, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması ve 1 Mayıs’ın tatil edilmesine ilişkin toplumsal taleplere gösterdiği tepki ile bir kez daha gösterdi” dedi.
AKP’nin başta Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası gibi düzenlemeler olmak üzere çeşitli icraatlarıyla sosyal devlet anlayışını tahrip ettiğini ileri süren Gümüş, eğitim ve sağlık gibi en temel insani hakların kullanımının serbest piyasanın insafına terkedildiğini bildirdi.
1 MAYIS TEPKİSİ
Başbakan Erdoğan’ın 1 Mayıs’ın tatil edilmesine ilişkin talebi ekonomik gerekçelerle doğru bulmadığını açıklamasına tepki gösteren Gümüş, Başbakan Erdoğan’ın bu söyleminin “tam anlamıyla sermayeye tapındığını ve emekçilere düşman olduğunun” göstergesi olduğunu ileri sürdü. Gümüş, şunları belirtti:
“Bu tavır, AKP’nin özgürlükler konusundaki samimiyetsiz davranışının da kanıtıdır. AKP’nin zihniyetine göre, özgürlükler sadece türbanlılar ve sermaye içindir. Parası olmadığı için sağlık, eğitim, sosyal güvenlik hizmetlerinden faydalanamayacak olanlar, özelleştirmelerden dolayı mağdur olanlar, işçiler, köylüler, ezilenler ise kendisinin deyimiyle ayaktır, dolayısıyla özgürlükleri yoktur. Bir üreticiye verdiği tepkide görüldüğü gibi onlar analarını da alıp gitmelidir.
Erdoğan, ‘Bir günün maliyeti bu ülkeye 2 katrilyondur. Hem kalkınmadan bahsedeceksiniz hem tatil isteyeceksiniz’ demektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde, buna gelişmiş ülkeler de dahildir, 1 Mayıs resmi tatildir ve işçi bayramı olarak kutlanmaktadır. Sermaye sevici Erdoğan, bize göre 1 günlük tatilin ülkeye faturasını değil, yandaşlarına, uluslararası sermaye çevrelerine peşkeş çektiği kamu olanaklarının, iktidarı dönemindeki talanın hesabını yapmalıdır. Küreselleşmenin imamı Erdoğan bilmelidir ki, Türkiye kalkınamıyorsa bunun sorumlusu işçiler değil, ülkemizin kaynaklarının vahşi bir saldırganlıkla yağmalanmasıdır.”
RAMAZANI DA HESAP ETSİNLER
Açıklamasında Başbakan Erdoğan’ın 1 Mayıs için maliyet hesabı yaptığına dikkat çeken Gümüş, Başbakan’ın Ramazan ayındaki işgücü kaybının da maliyetini yapması gerektiğini belirtti. Gümüş, şunları belirtti:
“Kamu kurumlarının, belediyelerin iktidarların teşviki ile ramazan ayı boyunca gayri resmi tatil uyguladığı koşullarda işçilerin, emekçilerin tatil talebini iş gücü kaybı ile izah etmeye kalmak samimiyetsizliktir. 1 Mayıs’ta, varoşlardan, fabrikalardan, okullardan alanlara doğru yürüyüşe geçen ayaklar alanları dolduracak, otoriter muhafazakârlığı inşa etmeye çalışan Erdoğan’a ve onun temsil ettiği zihniyete karşı güçlü bir haykırış içinde olacaktır. Ayaklar analarını da alıp 1 Mayıs’ta alanlara gelecektir, günü geldiğinde de hiçbir değer tanımayan neoliberal politikaların uygulayıcısı gerici ve karanlık zihniyetli iktidarı alaşağı edecektir.”
Haber: ANKA
Haber:Habercem
25/4/2008 | Kategori:
alevi haber
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı’dan Yol TV’ye tepki.
CEM Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı
Pazar akşamı YOL TV de Hasan Kılavuz ve Erdoğan Aslan tarafından sunulan Gönül Yolu programına yazılı bir açıklamayla tepki gösterdi. İşte Açıklamanın tam metni.
YOLSUZDAN YOL SORULUR MU?
20 Nisan 2008 Pazar akşamı YOL TV de Hasan Kılavuz ve Erdoğan Aslan tarafından sunulan Gönül Yolu programı bir skandal idi. Programa biri Şafii mezhebinden, diğeri de Caferi mezhebinden iki din adamı davet edilmişti. Hasan Kılavuz, Şafii Hoca’ya Aleviliği nasıl gördüğünü İslam içinde mi dışında mı gördüğünü soruyor; Hoca da Aleviler bana göre Müslüman değil diyor. Ama belki on kez dönüp dolaşıp “Aleviler kendilerini tarif etmelidirler” diyor. Ne tarifi? Allah aşkına ne tariften bahsediyor bu. Alevilik en az Şafiilik kadar köklü ve eski bir tarihe sahip. Sanki yeni doğmuş bir inanç ta bir tarif problemi yaşanıyor? Bin yıldır bu inanç sahipleri kendilerini tarif etmemişler de şimdi mi edecekler? Döne döne ben Alevileri Müslüman olarak görmüyorum ve arkasından Aleviler kendilerini tarif etmelidirler diyor. Ve acı olan orada oturan Alevi inancını temsil eden kişilerden çıt çıkmıyor. Ne tasdik ediyorlar ne karşı çıkıyorlar. Caferi inancını temsil eden Burhanettin Dağ “Ben Alevileri Müslüman olarak görüyorum” dediğinde ise konuşturtmadılar ve programı kapattılar. Hocaya Alevilerin neden Müslüman olmadıklarını on kez anlattırdıkları halde Burhanettin Dağ’ı susturdular.
Hâlbuki Hasan Kılavuz’un geçmiş söylemlerine baktığımızda kendisinin de “Aleviliğin İslam Dışı” olduğuna dair açıklamaları göze çarpmaktadır. Şafii Hocanın, kendisinin sorduğu soruya vereceği cevabı kelimesi kelimesine biliyordu. O zatı da bu nedenle programa davet etti ve yine o soruyu ona bu nedenle yöneltti.
Alevilikle alakalı sorular ancak Aleviliğin özünü bilen, daha da ötesi Aleviliği her açıdan yaşayan, özü ile sözü ile Alevi olan birine sorulduğunda bir önem taşır. Hasan Kılavuz ya da Erdoğan Aslan gibi daha Alevi edebini alamamış, ideolojik fikirleri ile inancı karıştıran kişilerin inançla ilgili açıklamaları havanda su dövmekten başka bir şey değildir. Ömrünce bırakın Aleviliği Cemevinden içeri adım atmammış bir Şafii Hocaya ne hakla ve ne cüretle Aleviliğe bir tanım yapması istenebilir.
Şimdi Alevileri Müslüman görmeyen başka bir sese kulak verelim. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu. Verdikleri mesaj aynı ama kurumları değişik. Bardakoğlu; “Cemevinin caminin alternatifi gibi sunulması, Aleviliği müstakil bir din haline getireceği ve ekseriyeti camiyi ibadethane olarak kabul eden Alevileri Müslümanlıktan koparacağı için yanlış olduğunu, bu talebin Aleviliğin özüne ve tarihsel tecrübesine aykırı olduğu gibi Müslümanlar arasında tefrikanın körüklenmesine ve meydana getirilen ayrılığın giderek kemikleşmesine de yol açacağını” ileri sürmektedir.
Şimdi her iki açıklamayı masaya yatıralım. Hasan Kılavuz ve Erdoğan Aslan’ın sunduğu programdaki “Aleviler Müslüman değil” çığırtkanlığı ile Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun “Müslüman isen ibadethanen camidir” dayatması ne kadar da birbiriyle örtüşüyor değil mi? Her ikisi de Alevileri Müslümanlık içerisinde görmekten ve tanımlamaktan ne kadar da rahatsızlar.
Düşünmeden edemiyoruz, acaba ortak mı hareket ediyorlar, yoksa bilmeyerek birbirlerinin amaçlarına hizmet mi ediyorlar? Diyanet ve içimizdeki ihanetçiler elele verip Alevileri kendi karanlık kuyularına çekme telaşı içindeler. Ama unuttukları bir şey var; bizler asırlardır inancımızı özümüzü bozmadan yaşadık. Bizi ne Muaviye ne Yezid ne de Yavuz kendine benzete bildi. Zulümlerin, sürgünlerin ve kıyımların çemberinden geçilen yıllarda asimile edilemeyen bir Alevilik, kimse kusura bakmasın ama bir kaç kendini bilmezin lafıyla asla asimile edilemez.
İslamiyet içerisindeki yerimiz kimsenin iradesinde değil ve hiç kimse Alevileri tanımlama gibi bir hadsizliğin peşine düşmesin. “Cem evi sadece zenginlimizdir” diyen zihniyetler acaba İlahiyat okullarında dini ahlak ve terbiye yerine dışlama ve kendine benzetmeyi mi okuyup öğreniyorlar? Ya da içimizdeki ihanetçiler; asırlardır bedeller verilerek yaşatılan, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den süzülen İslami değerlerin bütünü olan Aleviliği çıkarları icabı başkalaştırmanın toplumumuza ne kadar büyük darbe olduğunun farkında değiller mi?
Hadi diyelim ki biz Aleviler Müslüman değiliz; o zaman bu tezi ileri sürenlere sormazlar mı “Sen ne kadar Müslümansın? Müslüman kendisi gibi olmayanı küçümser mi? Horlar mı? Dini zorlar mı?” Ya da biz Müslüman değiliz, bizi kandırmasınlar, aldatmasınlar diyenlere sormazlar mı “Sen nesin? Başka bir Din geldi de bizim mi haberimiz yok? Kitabın nedir? Peygamberin kimdir?” Bu soruların altında ezilirsiniz.
Gelin de biz Alevilerden o kin ve nefret kokan nefeslerinizi uzaklaştırın.
Son zamanlarda neredeyse her gün Alevileri ve Cem evlerini hedef alan bir haber gündeme düşüyor. Kendini İlahiyatçı Prof. sanan zat konuşmasında; “Cem evinde folklör yapılıyor. Sema yapılıyor. Cem evleri ibadethane değildir” diyor. Devrin kadılarına her geçen zaman bir yenisi ekleniyor. Biz Alevileri tahrik etmenin çabası içerisindeler. Ama ne yaparlarsa yapsınlar asla bu tip basit ayak oyunlarına gelmeyeceğiz. Her şeyden önce Ehli Beyt’ten gelen ahlaki terbiyemiz buna izin vermeyecektir.
Tarihi biraz okumasını bilen Aleviliğin İslami değerlerin yaşamasındaki öneminden kuşku duyamaz. Özümüzden kuşku duyanlar ise öz itibariyle özü çürük olanlardır.
İnsanlığın yeniliklere doğru çağ atladığı bir yüzyılda ortaçağ zihniyetini bedenlerinde barındıranları kınıyor, herkesi Alevilere karşı dürüst olmaya, inkârcılıklarını ve art niyetlerini bırakmaya, inançsal değerlere saygılı olmaya davet ediyoruz.
Haber: Habercem
25/4/2008 | Kategori:
alevi haber
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Türkiye’de provakatörlüğü ile öne çıkan bir yayın organı olan ANADOLU’DA VAKİT adlı gazetenin İzzettin Doğan’ı hedef gösteren haberi insaf ve izan sahibi herkesi derin bir şaşkınlık ve üzüntüye boğdu.

Sayın Doğan’ı yaptığı açıklamalar nedeniyle “tahrik peşinde “ olmakla itham eden gazete aslında daha evvel pek çok olayda tahrikçiliği tesçillenmiş bir yayın organıdır.
Gazeteye göre cem evlerinin ibadethane olarak kabulünü talep etmek, namazı Sünni uygulamadan farklı olarak anlamak ve algılamak tahrik sebebi oluşturuyor.
Oysa asıl tahrik, insanların en doğal inanç hakları olan cem evi talebini reddetmek değil midir?
Asıl tahrik, dini alanda farklı yorumlara tahammül gösterememek değil midir ?
Asıl tahrik, yüzyıllardır ibadethane olarak kullanılan cem evlerini bir kültür merkezi ve folklorik mekan olarak nitelemek değil midir ?
Asıl tahrik, Alevi İslam inancının temel ibadet biçimi olan cem ibadetini hakiki anlamda bir namaz olarak gören Alevileri cem yürüttükleri, cem evine gittikleri ve camiye gelmedikleri için İslam’dan kopmakla itham etmek değil midir ?
Asıl tahrik, Alevi ve Sünni halktan alınan vergilerle sadece Sünni inanç için hizmet gören Diyanet işleri Başkanlığı’na destek olmak değil midir ?
Kur’an’da cem evi ifadesinin bulunmuyor oluşu cem evlerinin ibadethane kimliğini reddetmenin gerekçesi olarak sunulurken; “Kur’an’da cami sözcüğü de yok, o halde camiler de mi ibadethane sayılmayacak, şeklindeki bir açıklamayı çarpıtarak
“ camiler de ibadethane sayılmasın “ dedi diye yazmak dürüstlük ve doğrulukla izahı mümkün olmayan bir eylem ve düşünce bozukluğu değil midir ?
ANADOLU’ DA VAKİT ‘in yaptığı, gerçekleri çarpıtmak değil midir?
Yıllarca Alevi – Sünni kardeşliği temelinde Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü için çaba harcamış, bu yolda emek saffetmiş bir kanaat önderine yapılan bu haksızlığın, halkımızın barış ve kardeşliğine hizmet ettiğini söyleyebilmek mümkün müdür ?
Sayın Doğan’ın açıklamaları ile bölücü örgüt liderinin kimi açıklamaları arasında zorlama bir yolla paralellik kurmaya çalışmak ve böylece Alevi kanaat önderinin üzerinden Alevileri bölücü örgüt yandaşı imiş gibi göstermeye çalışmak yahut bu yönde bir kanı oluşturmaya çaba harcamak erdem, ahlak ve haysiyet denilen değerlerden nasip almamış olmanın yalın bir göstergesi değil midir ?
Gazetenin rahatsızlığının gerçek nedenini teşhis için eldeki verileri değerlendirdiğimizde zihnimize düşenler ziyadesiyle üzüntü kaynağıdır.
Yoksa söz konusu gazete Türkiye’de cem evlerinin sayılarının hızla artmasından mı rahatsızdır ?
Yoksa Alevi inanç ve kültürünün yaşamakta olduğu rönesans mı rahatsızlık vermektedir ?
Yoksa Türkiye’nin en büyük cem evinin Türkiye’yi kuran partiye mensup bir belediye tarafından destekleniyor olması mı mesele teşkil etmektedir ?
Oysa biliniyor ki pek çok AKP’li yerel yönetici cem evlerine çeşitli yardımlar yapmışlardır. Hatta geçmişte RP ‘li belediyeler de zaman zaman cem evleri için yardımda bulunmuşlardır. Nitekim Kağıthane cem evinin inşasında Sayın Necmettin Erbakan’ın aracılığıyla RP ‘li belediye başkanının da desteği olmuştur.
Aleviler kendilerine uzanan dost elini hiçbir zaman geri çevirmemişlerdir. Hiçbir zaman kadirbilmezlik etmemişlerdir.
O halde nedir VAKİT’in rahatsız olma sebebi ?
Sayın Doğan’ın laik ve ulusalcı duruşu mu ?
Yüce Atatürk’ün kutsal emaneti olan aziz cumhuriyetimize sahip çıkması mı ?
Alevi – Sünni kardeşliği için yaptığı çalışmalar mı ?
Hüseyni İslam’ı savunuyor oluşu mu ?
Kerbela mazlumlarının yolunu sürdürüyor oluşu mu ?
İki cihan güneşi Hazreti Muhammed’in soyundan geliyor oluşu mu?
Sünnilik perdesinin gerisinde Türkiye’nin Vahhabileştirilerek Araplaştırılmaya çalışmasına karşı “Türk kavimlerinin İslam anlayışı “ olan Alevi İslam inancına hizmet etmesi mi ?
Türkiye’nin ve Türk ulusunun bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunması mı ?
Evet, nedir rahatsızlığın sebebi ?
Yanıtını içinde barındıran sorularımızı idrak sahiplerine yönelterek söz konusu gazetenin provakatif haberini yüce ulusumuzun vicdanına havale ediyorum.
Haber: Habercem
24/4/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Tenasüh veya Reenkarnasyon; yeniden bedenlenme veya ruh göçümü, ruh sıçraması, ruhun bir cisimden ötekine, bazen de insandan hayvana ve hayvandan insana geçmesi inancıdır. Bu inanç, çeşitli dinler, mezhepler ve tarikat ehli kimseler arasında pek çok tartışmaya sebep olmuştur ve olmaktadır.
Bu konu ile ilgili olarak “Yeni Eflâtuncular” olarak bilinen ekol de ruhların Allah’ın öz varlığından olduğunu, derece derece inerek önce “cisimlerle birleşerek kendilerini cisimlerde gizlediklerini, fakat, tekamül kanunu gereğince de cansız cisimlerden nebatlara, nebatlardan hayvanlara ve hayvanlardan da nefsini saflaştırarak aslı ile birleşme arzusu ile derece derece yükselerek insanlarda tecellî etmeye ve bu yoldan Hakk’a ulaşmaya çalıştıklarını” bildirmektedirler.
Bu felsefi ve mistik görüş, İslam bilginlerince de benimsenmiş ve bu yolda bir takım manevî gelişme ve ruhsal yolculuk gibi konular ele alınmıştır. Ruh veya nefs hakkında Kuran’ın pek çok yerinde bilgi verilmiş ve dolayısıyla bu bilgilere dayanarak tasavvuf felsefesinde de bu konuya çok önem verilmiştir. Ben de bu inanca kesin noktayı koyacak değilim, ancak ben burada bazı Kuran ayetleri ve hadisler ışığında konuyu ele almak istiyorum.
Bundan önceki konu, “devran” idi devran, konusunda anlatılanlar, “tenasüh” için de geçerlidir. Cenab-ı Allah, Kuran’ın pek çok yerinde adaletten söz eder ve adaletle hareket edilmesini ister. Çünkü, gerçek olan da budur. Örneğin Kuran’da: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder” (Nalh Suresi, 90. Ayet) deniyor. “Allah size, mutlaka emanetleri, ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa Suresi, 58. Ayet) deniyor.
Ey iman edenler! Allah için Hakk’ı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmaktan alıkoymasın. Adaletli olun. (Maide Suresi, 8. Ayet)
Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. (Sad Suresi, 26. Ayet)
Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet... (Maide Suresi, 42. Ayet)
Bu ayetleri gördükten sonra kendi kendimize şöyle soralım! Cenab-ı Allah, adaleti emrediyor, fakat acaba kendisi adaletli mi? Muhakkak ki adaletlidir. Bundan şüphemiz dahi olamaz. Biz her gün etrafımızda pek çok olay görüyoruz. Bunların içersinde alabildiğine zengin, malının mülkünün hesabını bilmeyen insanlar; diğer tarafta da sabahtan akşama sofrasında bir lokma bulamayan fakir insanlar.
Yine evin başköşesinde yatırılan, yemekleri yurt dışından gelen ve en pahalı kuaförlerde bakımı yapılan köpekler, diğer tarafta da sokaklarda bir parça kemiği dahi bulamayan köpekleri düşünün. insanların kimileri alabildiğine sıhhatli, kimileri, hasta, kimileri topal, kimileri kör veya sağır. Afrika’nın bazı ülkelerinde görüyoruz ki insanlar, bir deri bir kemik, yarı ölü yarı diri. Bütün bunlar Allah’ın yaratıklarıdır. Bir zengin düşünün malının hesabını bilemiyor. Malından fakir fukaraya bol bol dağıtıyor, hayır işlerinde adeta yarışıyor.
Namazı kılıyor, zekatı veriyor, hacca gidiyor, şeriatın tüm farz ve sünnetlerini yerine getiriyor. Diğer tarafta da bir fakir var ki, Hint fakirlerinden de fakir. Allah’ın kendisini ne için böyle yarattığına küfür edip duruyor. Bulursa yiyor, bulamazsa aç yatıyor. Gerektiğinde çalıyor, karnını doyurabilmek için her türlü edepsizliği yapıyor. Farz edelim ki bu iki şahıs, bu âlemden gittiler, Hakk’ın huzurunda hesaba çekildiler.
Haklı olarak zengin kimse, Cenab-ı Allah’ın tüm buyruklarını yerine getirmiş olduğu için ebedî olarak cennete gidecek, fakir ise hiç şüphe yok ki ebedî olarak cehenneme gidecektir, çünkü her gün Allah’a isyan edip duruyordu. Bu durumda Allah adaletli bir iş yapmış olur mu? Hayır olmaz! Neden olmaz? Çünkü Allah, adaletsiz iş yapmaz da ondan.
Mesela fakir adam, Cenab-ı Allah’a şöyle dese: “Bu zengin kimse, senin ona verdiğin ihsanları, dilediği gibi kullanırken, ben sefaletin, perişanlığın ve açlığın içersinde pençeleşiyordum. O her türlü ihtişamın içersinde yüzerken, sıcacık yatağında yatarken, ben tabiatın soğuk ve sıcak günlerinde sokaklarda yaşam mücadelesi veriyordum. Sabahtan akşama kadar inşaatlarda veya buna benzer işlerde yiyecek ekmeğimi dahi zor kazanıyordum. Madem ki çok adaletli isen, önce beni de bu kârun kadar zengin yaptığın kimsenin durumuna getir. Eğer ben de onun yaptığı gibi, kulluk vazifemi yerine getirmezsem, o vakit beni istediğin gibi yargıla. Ben zaten dünya hayatımda cehennem hayatı yaşadım. Bunu bana bir de burada mı yaşatacaksın?” dese ve şöyle devam etse: “O kârun kadar zengin kimseyi de benim dünyada iken çektiğim sıkıntılara sok ve onun nasıl davranacağını bir gör bakalım. O da aynı benim yaptığımı yapmayacak mı dese, acaba haksız mıdır?
Veya Cenab-ı Allah, zengin kuluna şöyle dese: “Ey kulum! Sen dünya hayatında iken cennet hayatı yaşadın, burada seni cehenneme atayım da adalet yerini bulsun”; fakir kuluna da: “Ey kulum! Sen dünya hayatında çok çektin, gel seni cennetime koyayım da hak yerine gelsin der mi acaba?” hayır demez. O yüce yaratan öyle bir düzen kurmuş ki, hiçbir kimse haksızlığa uğramayacaktır. O Kuran’da her şeyi açık seçik insanlara bildirmiştir. Aşağıdaki Kuran ayetlerine bir bakalım ne diyor: Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz. (Rum Suresi, 11. Ayet)
Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz? Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28. Ayet)
Onlar: “Ey Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Buradan çıkmak için bir başka yol daha var mı?” (Mümin Suresi, 11 .Ayet)
Ancak gereğince dinleyenler çağrıya cevap verir. Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir, sonra O’na döndürülecekler. (En’am Suresi, 36. Ayet)
De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım.Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durdum. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz! (Yunus Suresi, 16. Ayet)
Yine Kuran’da: “Ölümü aranızda biz takdir ettik. Biz önüne geçilecekler değiliz. Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız” (Vakıa Suresi, 60, 61, 62) deniyor.
Senin o Ganî Rabbin rahmet sahibidir. Dilerse sizi ortadan kaldırır ve sizi bir başka topluluğun soyundan yeniden vücuda getirir. (En’am Suresi, 133) Yine Kuran’da: iki taraf arasında bir perde, A’raf üzerinde de herkesi yüzlerinden tanıyan erler vardır. Cennet halkı, özleyip durdukları hâlde henüz ona girememiş olanlara şöyle seslenirler: “Selam size!” (A’raf Suresi, 46)
A’raf halkı, yüzlerinden tanıdıkları bazı erkeklere seslenip şöyle derler: “Ne bir araya gelmeniz ne de büyüklük taslamınız size hiçbir yarar sağlamaz.” (A’raf Suresi, 48)
Bu ayetlerde geçen A’raf halkı hakkında pek çok tartışmalar yapılmıştır. A’raftaki erlerin kimler olduğunda ihtilaf vardır. Bu konu hakkında Hasan Basri Hazretlerine sorulduğunda elini dizine vurarak: “Tanrı onları, cennet ve cehennem ehlini tanıtmak için oraya koymuştur. Onlar bunları birbirinden ayırd ederler; “andolsun Tanrı’ya, belki de onlardan olanlar, şimdi şu evde bizimle beraberdir” (Mecmâ’, I. S. 429) demişti.
Tenasüh ile ilgili olarak bir de Yunus’un şu sözlerine bakalım:
Nice kez geldim gittim delim sûret yarattım
Bu şimdiki sûrette Yunus olup dûr idim.
Ben bu sûretten ileri adım Yunus değil iken
Ben ol idim ol ben idim bu aşkı sunanda idim.
Düşünün bir kere, eğer ruh, sadece bir kere dünyaya gelip, buradaki ameline göre kıyamet gününü bekleyip cennete veya cehenneme gidecekse, tekamül etmek üzere bir daha bu dünyaya gelmeyecek ise, Allah’ın adaleti nerededir? Yukarıda zengin kimse ile fakir adamın durumunu gördük, devrana girip ruh kemâle erişinceye kadar tekrar tekrar gidip gelmeyecekse, haksızlık olmaz mı?
Kuran ayetlerini incelediğimiz de şunu görüyoruz: Allah yaratışa başlıyor. Sonra onu varlık alanından çekip alıyor ve tekrar yaratıyor. En sonunda yine kendisine döndürüyor. Dikkat ederseniz Bakara Sûresi 28’de: “Sizi balçıktan veya bir damla sudan yarattım” demiyor. Siz ölülerdiniz O, sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz deniyor. Burada üç defa öldürüyor ve diriltiyor.
1- Siz ölülerdiniz,
2- O, sizi diriltti,
3- Sizi yine öldürecek,
4- Ve sonra diriltecektir,
5- Sonunda O’na döndürüleceksiniz.
Burada çok açık olarak şunu görüyoruz. Ruh, bir defaya mahsus dünyaya gelip gitmiyor. Ruh, kemâle erişinceye kadar devrana giriyor, defalarca gidip geliyor, ancak kesinlikle bir önceki hayatını hatırlamıyor. Bir de yukarıda verdiğim Mü’min sûresi 11 de iki kez öldürülüp diriltilen ve tekrar diriltilmeyi bekleyen topluluktan söz ediliyor. Burada bazı insanların ikinci ve üçüncü kez bedenlenerek dünyaya gelmeyi bekledikleri görülüyor. Yine yukurıda zengin kimse ile fakir adamın hikayesini anlattım. Zengin olan o kimse, bu dünyaya pek çok gitmiş gelmiş, Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanmıştır. O’nun sayısız lutfuna ve nimetlerine nail olmuş ki, nimetleri ve bu dünya üzerindeki zamanını gereği gibi kullanmasını bilmiştir. O kimse ruhunu kemâle erdirmiş ve Allah’ın rızasını kazanarak cennete gitmeye hak kazanmıştır.
Fakir adama gelince, o daha pek çok gidip gelecek, ta ki, ruhunu kemâle erdirebilsin. Yukarıdaki beyitlerde Yunus: “Nice kez değişik suretlerde ve değişik isimlerde geldim gittim. Bugün kü suretimde bana Yunus dediler” diyor. Yine: “Bu suretimden önce adım Yunus değil iken, ben o idim, o ben idim” diyerek “tenasüh” ten haber veriyor. Yukarıda söylediğıim gibi, tenasüh konusu, bugüne kadar pek çok kimseler tarafından tartışma konusu olmuş ve pek çok mezhep ve tarikat ehli kimseler bu konuyla ilgilenmişlerdir. Ben burada bu konuya kesin noktayı koyabilecek yeteneği kendimde göremiyorum. Sadece Kuran ayetlerine dayanarak bazı açıklamalar getirmeye çalıştım. Hiç kimsenin inancını sarsacak şekilde iddia etmiyorum. Ancak aklıma gelmişken şu düşündüklerimi de söylemeden geçemeyeceğim. Yukarıda Allah’ı anlatırken Allah’ın tek bir varlık olduğunu, diğer varlıkların O’nun uzuvları, yani O’nun görüntüsünden ibaret olduğunu anlattım. Yine Kuran ayetleri ile evrende ne varsa tüm varlıkların ve meleklerin O’nu tesbih ettiklerini pek çok Kuran ayetinde görüyoruz. Örneğin: Güneş ve Ay, bir hesaba göre (hareket etmekte) dir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler. (Rahman Suresi, 5, 6)
Göklerde ve yerde bulunanlar bölük bölük olmuş, kuşlar da Allah’ı tesbih etmektedirler. Her biri kendine özgü duasını, kendine özgü tesbihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilmektedir. (Nur Suresi, 4)
Geceyi, gündüzü Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emriyle bir hizmete boyun eğmiştir. (Nahl Suresi, 12)
Gözümüzün önünde alabildiğine bir tabiat ve evren var. Bu tabiat ve evren, her an yeni yeni görüntülerle kendisini yeniliyor. Biz bunlara; hayvanlar, nebatlar ve cisimler olarak “şuursuz” varlıklar diyoruz. Yine bu tabiat ve evrenin içersinde bir de “şuurlu” varlıklar dediğimiz insan var. Bizim şuursuz dediğimiz varlıklar, yukarıdaki Kuran ayetlerine göre devamlı olarak Allah’ı zikir ve tesbih ediyor. Öyle ise bu varlıkların tamamı canlıdır ve canlı olan varlıklarda da ruh vardır, ruh ise Allah’ın kendi zâtındandır. Böyle olmasına rağmen Cenab-ı Allah, bu varlıklara, ben sizi hesaba çekeceğim demiyor. Ben sizi yeryüzüne imtihan için gönderdim demiyor. Ama insanoğluna bunu söylüyor. Cenab-ı Allah Kuran’da: “Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz” diyor. (Al-i İmran Suresi, 186)
“Hani Rabbin, âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: “Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz” demişlerdi. Kıyamet günü, “biz bundan habersizdik” demeyesiniz” diyor. (A’raf Suresi, 172)
“Sonra sizi imtihan etmek için onlardan uzaklaştırdı.” (Al-i İmran Suresi, 152)
“Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık” (İnsan Suresi, 2)
diyor.
“Her canlı ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz” (İnsan Suresi, 2)
buyurmuştur.
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, imtihandan söz ediyor ve kıyamet günü insanı sorguya çekeceğini bildiriyor. Ancak insanın dışında bulunan tüm şuursuz varlıklarda bulunan ruhlar da Allah’a kavuşmak ve O’nun rızasına nail olabilmek için devamlı olarak Allah’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
Varlıkların Allah’a ulaşması ancak varlıkların insanda tecelli etmesiyle mümkündür. Cenab-ı Allah, bir kudsi hadisinde: “insan, varlıklarla Allah arasında berzah noktasıdır, yani birleştirici bir kavşaktır” diyor. Eğer devran olmazsa, tenasüh olmazsa, bu şuursuz varlıklardaki ruhlar ne olacaklar? Onların tekamülü nasıl olacaktır? Çünkü Allah, göklerin ve yerin nurudur. Allah, Rabbülâlemindir, tüm âlemlerin Rabbidir. Eğer bir ruh, bir defaya mahsus yaratılıp, ölümünden sonra kıyamet gününe kadar bir daha hiç gelmeyecekse, o zaman Allah’ın adaleti Eğer devran ve tenasühü yok sayarsak, tüm ruhlar bir defa bu dünyada boy gösterip, ölecekler ve tekamül gerçekleşmeyecek demektir.
nasıl gerçekleşecektir. Cenab-ı Allah, insanlara, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye uyarıda bulunuyor, fakat cisimler, nebatlar ve hayvanlar ne olacak? Kuran’da: “Külli nefsin zaikat-ül mevt” ,yani “her ruh ölümü tadacaktır” deniyor.
Hakkı SAYGI
Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı
23/4/2008 | Kategori:
yazarlar
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
Vakit’in dünkü haberine ilk tepki Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı’ndan geldi.

Vakit Gazetesi’nin dünkü sayısında manşetten verdiği haberde Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ı hedef göstermesine ilk tepki, CEM Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı’ndan geldi.
CEM Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı’nın yayınladığı bildirinin tam metni:
‘Provokatif yayınlarıyla kendileri gibi düşünmeyen herkesi hedef gösteren Vakit Gazetesi 22/04/2008 tarihinde manşetinden verdiği ‘Tahrik peşinde’ haberiyle CEM Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. Sayın İzzettin Doğan’ı hedef aldı.
Kendileri gibi düşünmeyenleri despot ortaçağ zihniyetinde olduğu gibi aforoz etme telaşında olan kara yürekler yine iş başındalar. Zehir saçan kalemleriyle bu defa da ülkemiz için sağduyunun temel taşı olan, toplumsal barışın sağlanmasında hakkı asla inkâr edilemeyecek, Alevi-Sünni kardeşliğinin tek teminatı CEM Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. Sayın İzzettin Doğan’a dil uzattılar.
Vakit Gazetesinde yayınlanan “Tahrik peşinde” haberinde Prof. Dr. Sayın İzzettin Doğan bir tahrikçi olarak ileri sürülmekte, bununla da yetinilmeyip binlerce kişiyi katleden bölücü terör örgütünün elebaşısı ile eşdeğer tutulmaktadır. Bir katil ile bir gönül insanının aynı kefeye konularak topluma hedef şeklinde sunulması, gazetenin asıl amacının provokasyon olduğunun delilidir.
Prof. Dr. Sayın İzzettin Doğan’a uzanan kirli elleri ve zehir dilleri ile aslında Alevilere ve bu ülkede barıştan, kardeşlikten yana olan her aydına uzandığı ortadadır. Biz, toplumsal ve inançsal kardeşlikten yana olanların da her zaman Prof. Dr. Sayın İzzettin Doğan’ın yanında olduğumuzun bilinmesini isteriz.
Biz İnanç Önderleri (Alevi-Bektaşi-Mevlevi-Nusayri) olarak provokatif yayınlar yapan Vakit Gazetesini kınıyor, toplumsal barışa ve huzura her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şu dönemde bu gazetenin hedef göstermelerine dur diyecek savcılarımızı, kanaat önderlerimizi, basınımızı ve aydınlarımızı ülkemizin aydınlık geleceği için göreve çağırıyoruz.
Saygılarımızla.’
Haber: Habercem
23/4/2008 | Kategori:
alevi haber
|
Yorum
(yok)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/54|Sonraki Sayfa>>