İzzettin Doğan'dan Bayraklı'ya Yanıt

 

İzzettin Doğan’dan Bayraklı’ya yanıt


 

Balçiçek Pamir’in Söz Sende programına konuk olan Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, ilginç iddialarda bulundu.

Cemevlerinin ibadethane olamayacağını ileri süren Bayraklı, Kuran’da ibadethanenin tanımının yapıldığını ve bunların içinde cemevlerinin olmadığını söylerken; okuyan kadınların da kibirli olduğunu ve Diyanet’in mezhepçilik yapmadığını savundu.

 

BAYRAKLI’NIN YORUMLARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

 

Biliminsanı unvanı taşıyan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bayraklı’nın bu iddiaları üzerine Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ı aradık. Doğan ile Bayraklı’nın iddiaları üzerinden İslam anlayışı, inanç özgürlüğü, cemevleri ve kadınların İslam’daki yerini konuştuk.

-

 Sayın Doğan, Söz Sende programına konuk olan Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, “Allah, Kur’an-ı Kerim’de ibadethaneleri sayıyor. Hac suresinde belirtilen ibadethaneler şöyle: Kilise, Havra, Mescid. Allah ‘bunlar ibadethanedir’ diyor. Cemevinde folklör yapılıyor. Semah yapılıyor. Cemevleri ibadethane değildir” dedi. Bu yorum karşısında ne söyleyeceksiniz?

 

O tabi fevkalade dar bir yoruma gitmiş. Kaldı ki Tanrı’nın kendisinin çelişkiye düştüğü kabul edilemez. Kuran-ı Kerim’de “Yeryüzünün tümünü, mabet olarak yarattım” diyor.

Kuran’da cami kelimesi hiç geçmez. Eğer dar bir yoruma gidersek Bayraklı’nın yaptığı gibi, o zaman caminin de ibadethane sayılmaması gerekir. Hal böyle olunca “Yeryüzünün tümünü, sana mescit olarak yarattım” dediğine göre, belirli bir mimarisi olan, yapı stili olan bir yer, İslam ve Kuran açısından “Öyle olur, böyle olursa ibadethane olur” kanısına varılamaz.

 

Ancak metni okuduğu zaman, onu yaratılış amacına uygun bir şekilde yorumlama yeteneğine sahip olmayan bir insan, şekle bağlı kalarak, işin esasını da gözden kaçırarak bu yoruma gidebilir. Ama yanlış bir yorumdur. Asıl olan, Tanrı’nın kendi mescidinde ibadetin ne şekli vardır, ne de ibadetin ismi vardır. O zaman Tanrı’nın bizatihi varlığıyla çelişen bir yoruma dönüşür.

 

Çünkü Tanrı her yerdedir. Tanrı’yı her yerde bulabilirsin. Şahdamarından sana daha yakın olduğuna göre. Binaenaleyh Tanrı’nın camide bulunması, camiye gitmeyenin Müslüman sayılmaması gibi bir şey fevkalade manasızdır. Daha ağır bir kelime kullanmamak için söylüyorum.

Eğer bir ebleh işi değilse, bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa, siyasi bir yorumdur. Teolojik bir yorum değildir. Onun için cemeviyle ilişkili olarak, o ayetle ilgili çıkarmış olduğu sonuç, tamamen yanlış bir sonuçtur ve Kuran’ın esasına da ruhuna da aykırı bir yorumdur.

 

Zaten kendisi genelde Arap kültürünü esas alarak ve Arap kaynaklarına dayanarak yorum yapan bir zattır. Onun için ciddiye alınacak tarafı da yoktur. Ne kendisinin, ne de yaptığı yorumların…

Bin küsür yıldır bir uygulama var. Hz. Muhammed’in kendisiyle yaşıttır, semahın dönülmesi. Semahın dönüldüğü yere cemevi denilmesi…

 

Bu bugünün olayı veya uydurulmuş değildir. Milyonlarca insan bu kavramları kabul ediyor ve zaten ibadethanelerle ilgili olarak ileri sürülen spekülasyonlar da Arap kültürünün egemen kılınmasına ilişkin bir yorumdur. Yoksa mescide ne diyecek peki? Kuran-ı Kerim’de mescid var.

Kuran’da cami kelimesi bir kere yok. Nereden çıkartıyor o zaman camiyi? Onun için bunlar şekli yorumlara takılıp kalan, sözde bilim adamlarıdır. Özde bilim adamı işin esasına bakar, işin esasını araştırır. Tanrı’yla buluşmayı düşündüğü her yer, onun anladığı manada camidir, onun anladığı manada havradır, onun anladığı manada kilisedir, onun anladığı manada dergahtır…

 

Bunları artık tartışmak, hem de başına bilim adamı sıfatını getirmek çirkin şeyler, ayıp… Teolojide bugün bu konularda yapılan tartışmaların da gerisinde kalmış demektir. Bugün batini yorumlar insanoğluna daha çok hitap ediyor. Eskiden de öyleydi ama Arap kültüründe, şekli yorumlar daima ön plana çıkmıştır. Herhalde Sayın Bayraklı da bu klasik ekolü devam ettirenlenlerden.

 

- Spekülasyonlardan bahsetmişken; Alevilik’te eski Türk inanç sistemlerinin kalıntılarının olduğu söyleniyor. Örneğin Şamanizmin etkilerinin devam ettiği… Sizse Alevilikte çok önemli bir yer tutan semahı Hz. Muhammed’in de döndüğünü söylediniz.

 

Alevilikte 40’lar semahıdan söz edilir mesela. Nedir kırklar semahı? Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin, bütün bu İslami anlayışı yorumladıkları ceme verilen isimdir. Orada semah dönüldüğü söylenir. Bu bir inançtır.

 

Bunun ispatı mümkün mü?

 

Tanrı’nın ispatını yapın denir mi? İnanma meselesi… İnanırsan vardır, inanmıyorsan yoktur…

 

- Semah Arap kültüründe unutulmuş bir şey midir?

 

Türk kavimleri öyle kabul etmişler. Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’yle, özellikle Tanrı’yla hemhal olma zamanlarında, aşka gelerek döndükleri biliniyor. O dönme olayı da semah şeklinde devam etmiş. Türkler de kendileri İslam’ı kabul ettiklerinde, yalnız başlarına yorum yapmamışlar.

Hz. Muhammed soyu, Türk kavimlerinin içinde yaşamaya devam etmiş. Bu yorumu da uygulamayı da yapanlar onlar. Herhalde onlar Sayın Profesörden daha iyi biliyorlardır. Hz. Muhammed’in ne yaptığını, ne düşündüğünü, ne eylediğini…

 

Yani Şamanizmde semah var mı? Semah yok ama kedine göre bir inancı var. Bir inancı uygulama biçimi var. Onun içinde müzik var. Doğru. O müzikte enstrüman kullanılmış.

Zamanla saz haline dönüşmüş ve saz eşliğinde Kuran ayetlerinin okunarak, Tanrı’yla hemhal olma düşüncesi Alevilik dediğimiz yorumu ortaya çıkarmış. Aleviliğin zaten Sünnilikten de Şafilikten de Hambelilikten, Şiilikten de en ayırt edici yanı müzikle ibadetin yapılmasıdır. Sazın olmadığı yerde semah da yoktur cem de yoktur.

O kadar önemlidir, o kadar olmazsa olmazdır. Var mı Araplarda öyle bir şey? Yok. Camide var mı? Yok.

 

Saz Şamanizmden miras mı kalmıştır?

 

Hayır Şamanizmden miras kalmamıştır. O halkların kullandıkları bir müzik enstrümanı. Kendilerini, inanışlarını ifade ederken, düğünlerinde kullandıkları, ya da ızdıraplarını ifade için kullandıkları çok önemli bir araç.Ama sonra manevi hayatta da kullanıyorlar.

İslam’ı kabulden sonra. Yani o saz hep devam etmiş. Onun için saz hep önemli. Doğrusunu isterseniz her halkın, her kavmin kendisine göre İslam’ı algılama biçimi var.

Bu gayet doğaldır. Sosyolojik manada da doğaldır. Suudi Arabistan’daki, Arap Yarımadası’ndaki İslam’ın anlayışıyla, hayata, kadına bakışıyla; Orta Asya’daki halkların aynı konulara bakışları aynı olamaz, farklıdır. Bilimsel olarak başka türlü düşünmek dahi yanlış. Onun için Sayın Bayraklı’nınki bilmsel bir yaklaşım değil. Onun kendisine göre bir bilim anlayışı var demek ki, ona göre de bir Kuran anlayışı var.

 

Ama Kuran’ın kendisini de sosyolojik bilgiyle yorumlarsak daha doğru sonuçlara varırız. Yoksa Orta Asya’nın Müslümanlığını zor izah ederiz.

Çünkü bütün buralarda saz vardır ve ibadetlerinde saz kullanmışlardır. Hem Kazaklarda, hem Türkmenlerde, hem Azerilerde… Bunların hepsi de Müslümandır. Bunu nasıl izah edece Sayın Bayraklı? Müslümanlıktan kopma mı diyecek? O onun kendi Müslümanlığından kopmadır. Onun Müslümanlık anlayışından kopmadır. Aslında bu kopma değil, farklı algılama olayıdır. Bu farklı algılamanın dışında kalmalıdır bilim adamı. Hele hele teolog geçinen biri… Daha bilimsel izahlarla yorum yapmalıdır.

 

Sayın Bayraklı’nın anlayamadığı şudur. Bugünün ölçüleri, bir kimsenin inancı konusu temel hak anlamını taşıyor. Temel haklardan bir tanesidir dilediği gibi inanma hakkı. Bu insanlığın artık ortak değeridir; şu ya da bu dinin değil…

Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde yer almıştır, Avrupa İnsan Hakları Antlaşmasında yer almıştır, Afrika İnsan Hakları Antlaşması’nda vardır, Amerikan Devletleri Teşkilatı’nın İnsan Hakları Antlaşması’nda yer almıştır. Yani tüm insanlığın artık ortak değeridir. İnanç özgürlüğü dediğimiz zaman, bir kimsenin dilediği şeye inanması, o inancını dilediği mekanda, dilediği şekilde icra etmesi özgürlüğüdür.

Bunun sınırlamaları yok mu?

 

Var. Bu inancın icrası ya da tapınma biçimi, mekanı; kamu düzenine, kamu ahlakına, kamu sağlığına aykırı olmayacak. Başkalarının haklarını ihlal etmeyecek. Bu dört ana esasla çevrelenmiştir. İnanç özgürlüğüne böyle bakacaksınız. Böyle baktığınız zaman da “Cemevi ibadethane sayılmaz, çünkü Kuran’da yoktur” gibi düşünceleri hiç kimse ciddiye almaz.

 

- Kuran böyle bir karar yetkisini herhangi bir kimseye veriyor mu?

 

Tabi vermez. Hz. Muhammed’e bile o yetkiyi vermiyor. Bir kişi “Ben Müslümanım, ibadetimi şöyle yaparım” diyorsa o Müslümandır. Onun Müslümanlığını bir başka Müslüman geçinen yargılayamaz. Bu yargılama yetkisini Tanrı, Hz. Muhammed’e dahi bırakmıyor. “Onun yargılaması bana aittir” diyor.

 

Bunun somut bir ifadesi var mı?

 

Vardır. Tanrı Kuran’da Hz. Muhammed’e diyor ki, “Seni tebliğci ilan ettim. Sen sadece benim sana yolladıklarımı ademe tebliğ ile mükellefsin.” O kadar. Senin işin orada bitiyor. Sen sadece tebliğcisin. Kuran’ın ayeti… Hiç kimseye “Sen Kuran’ı şöyle yorumla, diğeri yorumlarsa yanlıştır. Sen müdahale et” yetkilerini Peygamber’e vermiyor.

 

-Bugün birisi çıkıp “Şurası ibadethanedir, burası değildir” diyebiliyor. Tarihte buna benzer bir örnek var mı?

 

Hz. Musa zamanında yaşanmış. Onun meşhur bir çoban hikayesi vardır. Çoban bir yamaçtan yuvarlanarak aşağıya kadar geliyor. Koyunlarını sürüsünü bırakmış. İbadet halinde kabul ediyor kendisini.
O sırada Hz. Musa bir kafileyle geçiyor. Görmüş, demiş “Ne yapıyor bu çoban?”
Bilmiyoruz.
“Gidin çağırın” demiş.
“Ne yapıyorsun sen çoban?”
Demiş ki, “Namaz kılıyorum”
Hz. Musa demiş ki “Namaz böyle kılınmaz ki”
E nasıl kılınır?
Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın diye anlatmış Hz. Musa.
Ve geçip gitmişler. Bir nehirle karşılaşmışlar. Nehir derin. Zar zor dereyi geçmeye çalışıyorlar. Belli bir süre sonra çoban bunların peşine düşüyor.
“Hey yabancı” diyor: “Unuttum, nasıl yapacaktım namazı?”
Ama Hz. Musa bakıyor ki, çoban nehri yüzerek değil, koşarak geçiyor.
Yani keramet gösteriyor orada.
Bunun üzerine Hz. Musa gülüyor: “Git bildiğin gibi yap” diyor.
“Namazını bildiğin gibi kıl” diyor.

 

Yani namaz Tanrı’yla insan arasında bir bağ. Bu bağın bir şekli yoktur. Kuran’ı zorlayarak bir şekle tabi tutmaya çalışmak, belki din siyaseti açısından düşünülebilir, konuşulabilir.

Neden? Çünkü aynı şekilde yatıp kalkanlar birbirlerine daha yakın hissedebilirler, birbirlerini daha iyi koruyabilirler diye düşünülebilir. Ama işin özüne baktığınızda, Tanrı’yla insanın hemhal olmasıdır. Bunun da ne şekli vardır, ne zamanı, ne de yeri. Onun için benim kullandığım klasik deyimdir: At üstünde giderken Tanrı’yla hemhal isen, namaz halindesindir. Yani at üstünde de namaz kılınabilir.

- Bugün cemevleri yapılırken ibadethane ile birlikte aynı yapı içinde kütüphaneye, semah, saz vb kurslara yer veriliyor. Hatta bu yüzden de “ibadethane değil, kültür merkezi” diye tanımlayanlar da var. Az önce belirttiğiniz görüş çerçevesinde mi düzenleniyor cemevleri?

 

Sadece ondan değildir. Bizimkisi biraz imkansızlıktır. Ama özünde o vardır. Yaptığınız işin esasına yönelik olması vardır. İmkanınız varsa en iyi şekilde, en güzel mekanlarda bunu yapmaya çalışırsınız. Mekanları güzelleştirecek imkanlarınız yoksa, yaptığınız hesaba katılmaz demek değildir. Asıl olan içinizde düşündüğünüzdür, niyetinizdir.

Aleviliğin İslam anlayışında niyet çok önemlidir. Siz eğer gönlünüzü temizlemeden, ibadete başlıyorsanız; Tanrı’nın huzuruna çıkarken, her şeyden arınmamışsanız, bütün kurnazlıklardan, kötü huylardan, maddi manevi yanlışlardan, kul hakkını yemiş olmaktan, eğer kendinizi arındıramamışsanız, zaten o ibadet geçerli değildir. Onun için Alevi ceminde kadın ve erkek bir aradadır.

 

Neden? Çünkü temiz yürekle gelmesi lazım. Eğer yüreğini temizlemeden, sadece dışardan abdest alarak gelmişse, o geçerli değildir. “O ibadet Tanrı’nın nezdinde kabul görmez” diye kabul edilir.

Cem dediğiniz zaman, kadın erkeğin beraberce ibadet ettikleri alan demektir. Bu da Araplarda yoktur. Acemlerde de yoktur. Türk kavimlerinde vardır. Sosyolojik açıdan bakacak olursak, herkesin İslam inancı kendisine, herkesin ibadethanesi kendisine…

 

Bugün bütün insanlığın üzerine mutabık kaldığı, tanımın kendisine uygun olmasıdır. Nedir o? Bir insanın dilediği şekilde, dilediğine inanması; dilediği mekanda o inancını icra etmesi; bunu yaparken de başında söylediğimiz kısıtlamalara aykırı olmamasıdır. Kamu düzenine, genel ahlaka, genel sağlığa ve başkalarının hakkını ihlal etmeyecek şekilde olması gerekir.

Cemevi der, cami der, havra der… Bunun Kuran’a aykırı hiçbir tarafı yoktur. “Kuran’a aykırıdır” diyen, Kuran’ın manasını anlamamıştır. Unvanları ne olursa olsun…

“DİYANET MEZHEPÇİLİK YAPIYOR MU?”

 

Prof. Dr. Bayraklı’nın “Diyanet mezhepçilik yapmıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı İslamı temsil eder. Herhangi bir mezhebi temsil etmez. Bir mezhebi temsil etmesi mümkün değil. Bu dinimize aykırıdır” sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz.

 

Bu bilim adamının üslubu değildir. Fevkalade anlamsız bir laf. Ne demek mümkün değil? Pekala mümkündür. Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri Teşkilatı’nda yanlış yaptı mı, yasalar işlemeye başlar ve ona gerekli müeyyideyi de uygularlar.

“Mümkün değildir demek” ne demek? O konuşma üslubunu yerinde kullanmamak, bilmemektir. Anlaşılan bu zatın hukukla, uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok.

 

- Yine Bayraklı’nın “İlahiyat diploması olmayanların Diyanet İşleri’nde görev alamayacağı” sözleri için yorumunuz nedir?

 

- Çünkü Sünni çoğunluğun elinde de ondan. Kanunu onlar çıkartıyor. Kanuna baktığınız zaman öyle olabilir. Ama adil midir? Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kimi temsil ettiği ortadadır. Sünni İslam’ın Vahabi yorumunu temsil ediyor. İstediği kadar ”mümkün değildir” desin. Uygulama o.

 

- Alevilikte kadının yerinin erkekle eşit düzeyde olduğunu biliyoruz. Sayın Bayraklı ise “Bizim kadınımız okuduğunda kibirleniyor. Ben üniversite mezunuyum sen de kimsin diyor. Bir bilgi insana alçak gönüllülük getirmeli. Kadın kadınlığını bilmeli, erkek de erkekliğini bilmeli” şeklinde bir yorum yapmış.

 

Bu da yanlış. Kadını genelleştirmek kimin haddine? Bu beyefendi o yetkiyi nereden buluyor? “Bir kadın tahsilli olunca kibirlileşiyor ve çığırından çıkıyor” demek istemiş. Kadına belirli bir rol biçiyor. O yetkiyi nereden alıyor? Kuran öyle bir ayrım mı yapıyor?

Bu da Arap anlayışı. Türklerin böyle bir bakışı yoktur. Buradan çıkan sonuç “kadın okumamalı” diyor. Profesör geçinen bir kişi bu asırda böyle bir şey söyleyebilir mi? Muhteremle, Beyza Bilgin’i karşılaştırdığın zaman, hangisi daha çok saygındır?

O da İlahiyat profesörüdür. Bu muhterem sadece tutucu değil; aynı zamanda Arapçı. Arap kültürüne hayran, onun etkisinde kalarak yorum yapıyor.

- Bu konularda her zaman ilahiyatçılara başvuruluyor. Yetkili ağız ilahiyatçılar mıdır?

 

Ben bir kere “Kuran’ı yalnız ilahiyatçılar anlar, yalnız din adamları bu işlerle uğraşır” görüşünün tamamen karşısındayım. Bu bazılarının Kuran’ın yorumunu kendi tekellerine alma isteklerinden kaynaklanıyor. Her kişi İslam’ı anlar ve bunun kaynağı da vardır.

Kimsenin tekelinde değildir. Bütün kötülükler de, İslam’ın yorumunun kendilerine ait olduğunu söyleyenlerden kaynaklanmıştır.

Son zamanlarda sız sık anlatıyorum: Yaşlı bir adam Hz. Muhammed’e gidiyor. “Her gün bir ayet indiriyorsun. Ben yaşlı bir adamım. Her ayeti nasıl aklımda tutacağım? Bana öyle bir şey söyle ki, hafızamda kalsın. Bu yaşlı halimle uğraştırma. Bana kısa bir İslam tarifi yap” diyor.

İki kelimeyle tarif ediyor Hz. Muhammed: İslam yüksek ahlaktır. Bitti.

Yani kişinin ne Sayın Bayraklı’ya ihtiyacı var, ne de bana, ne de başka bir Diyanet İşleri Teşkilatı’na. Kuran’ı kendisi de okuyabilir, anlayabilir.

Türkçe meaili dahi yoktu Kuran-ı Kerim’in. Neden? Din bezirganlarının tekelinde kalsın diye. Onun ticaretini yapsınlar, siyasette kullansınlar diye. Onun için artık bu numaraları kimse yutmuyor. Ben de bir vatandaş olarak diyorum ki, kimseden Kuran’ı öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Kuran’ı okuyan Tanrı’nın ayetlerini nasıl algılıyor, nasıl anlıyorsa İslam odur.

Kendilerine mürşit arayabilirler. Bu işlerle daha çok uğraşmış insanların kendilerini aydınlatmasını isteyebilirler. Bu ayrı bir şey. Burada tercih keşinin kendisinindir.

- Yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Benim için de son derece bilgilendirici oldu. Ekleyeceğiniz herhangi bir şey var mı?

Gölge etmesinler bu İslam uleması geçinen zatlar, Müslüman başka bir şey istemiyor. İlle de bir rehber arıyorlarsa, Hz. Muhammed’in yakınında olan, onun ailesinin fertleri Kuran ayetlerinin anlamını çok daha doğru yorumlayabilir, anlayabilirler.

İnsanlara da daha doğru yol gösterebilirler. Onlar da Ehlibeyt soyundandır. Bunun da diploma ile ilgisi yoktur. Onu da bilsinler. Akil olmayla, kemale ermeyle ilgisi vardır. Bilgi depoculuğu yapmakla olmaz bu iş.

Haber: Bülent Çolakoğlu - www.habercem.com

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !