Kategorilerim

Ana Sayfa Arsiv Ziyaretçi Defteri

Son Yazılar

WWW.ALEVİİSLAMYOLU.COM SİTESİNDEYİZBu ülkeyi Türkleştiren ve Müslümanlaştıran AlevilerdirAlevilerden Selçuk'a ÖdülVakit Yazarına YanıtAvrupa'daki Aleviler Nereye Gidiyor?

Belgeseller

Türkiye'de Alevilik Aşık Veysel

Bağlantılar

Aleviyolu Alevi Haber Merkezi Alevi Konseyi Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı Cem Radyo Cem Tv Cem Vakfı Erenler Forum Habercem Karacaahmet

BEKTAŞİ FIKRALARI

Yanlışlıkla ağzına girmiş...

1

ts.gif (807 bytes)

Sofulardan bir zevzek, Bektaşi ile güya alay etmek için ona her rastlayışında rüyalar uydurur söyler ve bu rüyaların konularını da , mutlaka Bektaşi babalarını küçültecek uydurma vakalara ayırırmış.

Bir sabah Bektaşi işine giderken bu zevzek herif yine kendisini karşılamış:

- Aman dostum, bu gece öyle bir rüya gördüm ki bayılacaksın.

Diye söze başlamış ve rüyasında, bir Bektaşi babasının kendisinin ağzına tükürdüğünü anlatmış.

Bektaşi, rüyayı büyük bir dikkatle dinlemiş.

            - Hakikaten, rüya çok mühim... Her halde bizim baba senin suratına tükürecekmiş. Fakat bu tükürük, yanlışlıkla ağzına girmiş.

 

 

 

Buyurun cenaze namazına...

2

ts.gif (807 bytes)

İçkinin şiddetle yasaklanmış olduğu bir zamanda, gizli meyhanelerden birinde demlenen Bektaşi, salına salına giderken, birdenbire  tanıdık bir çehre ile karşılaşmış. Hemen samimi bir tavırla elini o çehre sahibinin omzuna koyarak, sormaya başlamış:

- İmanım! Seni iyice gözüm ısırıyor. Acaba nerede gördüm? Fener deki Çardaklı meyhanede mi?

- Hayır.

- Öyleyse, Tavukpazarındaki Küplüde.

- Hayır.

- Eh, o halde mutlaka Uzunodalarda.

- Hayır.

- Allah, Allah... bari söyle de meraktan kurtulayım.

- Her halde sen beni selamlık ettiğim zaman görmüş olacaksın.

Bektaşi, karşısındaki adamın Padişah olduğunu anlamış. Artık söyleyecek söz bulamamış. Hemen oraya sırt üstü yatarak:

- Ey ahali... ben kalıbı değiştiriyorum. Buyurun cenaze namazına. Diye bağırmış.

Soğuğu ananın karnında almışsın...

3

ts.gif (807 bytes)

Bektaşinin bir komşusu varmış. Bu adam o derece sevimsizmiş ki, Bektaşi bu adamdan hiç hoşlanmazmış.

Bu adam Bektaşiyi ne zaman görse nezleden şikayet edermiş.

- Öyle bir soğuk almışım ki, diye söze başlarmış.

Bektaşi, dayanamamış. Nihayet günün birinde:

- Be imanım, bana kalırsa sen asıl soğuğu ananın karnında almışsın.

Diyerek, sevimsiz komşusunun soğukluğunu yüzüne vurmak suretiyle yakasını onun elinden kurtarmış

 

Ne kadar değişmişsin!

4

ts.gif (807 bytes)

Bektaşi bir gün eski dostlarından birine rastlamış. Evvelce, pek kılık kıyafet düşkünü olan bu dostunu şimdi pek mükellef bir kılıkta görünce garipsemişse de, bir şey sormaya lüzum görmemiş. Yalnız, onunla konuşu konuşa evine gitmek için:

- Azizim! Burada ne bekliyorsunuz? Buyurun, beraber gidelim. Hiç olmazsa eski günlerden konuşuruz, demiş.

Fakat adam bu teklifi kabul etmemiş:

- Beni affetseniz. Burada beklemeye mecburum.

Diyerek cevap vermiş.

Bektaşi nasılsa bir meraka kapılmış. Sormaya başlamış:

- Birini mi bekliyorsun, azizim?

- Evet. Eşeğimi getireceklerdi.

- Eşeği ne yapacaksın?

- Vallahi dostum, şimdi üç adım bile yaya gidemiyorum.

- Yaaa! Demek ki sen, eşek olmayınca üç adım bile gidemiyorsun, ha? Vah, vah, vah. Meğer ne kadar değişmişsin

 

Onu da yarın yapırım!

5

ts.gif (807 bytes)

Meşhur Kuyucu Murat Paşanın türbedarı gayet keyfin düşkün bir Bektaşi imiş. Zevk aldığı keyif verici şeylerin vaktini bir dakika bile geçirmezmiş.
Bir bayram arifesinde, akşama doğru Bektaşi türbedar keyif verici içeceklerini hazırlamış. Rakısını, esrarlı sigarasını ve macun hokkasını önündeki sofraya sıralamış. Tam sofraya oturacağı zaman içeriye saray adamlarından biri girmiş:
- Aman! Şevketli efendimiz türbeyi ziyarete geliyor, demiş.
Bunu duyan Bektaşi canı fena halde sıkılarak yerinden kalkmış, hazırladığı şeyleri bir tarafa kaldırarak el pençe divan durup Padişahı beklemeye başlamış.
Biraz sonra, muhteşem bir alayla  Sultan Mahmut gelmiş, türbeye girmiş. Adet olduğu şekilde üç İhlas bir Fatiha okunduktan sonra Padişah oraya buraya göz gezdirmeye başlamış. Türbedara dönerek :
- Her tarafı bakımsız buluyorum.
Dedikten sonra, emirler vermeye başlamış:
- Şu perdelerin tozunu al.
Türbedar derhal bir merdivene tırmanmış, perdelerin tozlarını almış.
- Şuralarda da örümcekler var.                      
Türbedar derhal tavan süpürgesine sarılmış, örümcekleri de almış.
- Mübarek zatın sandukası üzerindeki örtüler pek de karmakarışık. Şunları da düzelt.
Türbedar derhal sanduka üzerindeki örtüleri indirmiş. Yeniden sermiş.
- Bu muhterem vezirin kavuğu da berbat bir halde. Çabuk, sarığı çöz de yeniden sar.
Alışkın olduğu keyif saatini geçirmiş. Fena halde sersemlemiş olan Bektaşi türbedarın, artık sabrı tükenmiş ve demiş ki:
            - A benim şevketli Hünkarım! Bu herif de yarın bayram selamlığına yetişecek değil ya onu da yarın yaparım

 

Doğru Söz!

6

ts.gif (807 bytes)

Bektaşi içiyordu. Kendisine:

- Sarhoş olmaktan korkmuyor musun, dediler. O:

- Hayır, benim sarhoşluğumdan kimseye bir zararım dokunmaz ki. Siz asıl içmeden sarhoş olanlardan çekinin.

- Kim onlar?

- Bunlar bir takım sonradan görmelerdir ki, ellerine dünya malı geçtiği için ne oldum delisi olurlar

 

Allah, affeder. Fakat...

7

ts.gif (807 bytes)

Bir gün Bektaşiye sormuşlar:

- Baba erenler, niçin oruç tutmazsınız?

- Vallahi tutmak isterim ama halim mecalim yok.

- İftara çağırsalar gider misin?

- Aaa... doğrusu ne yapar eder giderim.

- Canım, bu nasıl olur? Allah’ ın emrini dinlemiyorsun da kulların davetine icabet ediyorsun.

- Bunda şaşılacak ne var? Bilirsiniz ki Cenabı Hak merhametlilerin merhametlisidir. Bir eşref saatine gelirse kulların günahını derhal affedebilir. Fakat insanlar böyle midir ya? Onlar, en küçük bir sebepten güceniverirler. Bunun için davetlere derhal icabet etmek gerekir.

 

Ben çaktım, O çaktı!

8

ts.gif (807 bytes)

 

Bektaşinin birine sormuşlar:

- Erenler, dün gece ne iş gördün. Bektaşi:

- Hava açıktı. Tepsiyi alıp bahçeye çıktım, derken gökyüzü bulutlandı. Ben çaktım, şimşek çaktı, ben çaktım. Sonra ben sızmışım. O ne yaptı bilmem!...

 

DERLEYEN:ALİ YAMAN

alevibektasi.org

1/2/2008 | Kategori: alevilik | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


RIZA ZELYUT:KÜRT ALEVİ YOKTUR

Kürt Alevi yoktur 
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bir hafta önce Kayseri’de bir konuştu pir konuştu. Prof. Halaçoğlu; “Bugün Kürt olarak bilinen hatta hatta söyleyeyim; Alevi Kürt olarak bilinen insanlar maalesef Ermeni’den dönmedir” demişti. Onun sözleri; günümüzün önemli bir sorununun tartışılmasının da önünü açtı.

Şimdi soru şudur: Türkiye’de Kürt Alevi var mıdır? Ermenilerin bazıları 1915 sürgününden sonra Alevi olup Kürt Alevisi haline mi gelmişlerdir?

RESMİ TARİH GİZLİYOR

Bugün resmi tarihçi Yusuf Halaçoğlu’nun da PKK çizgisindeki Kürtçülerin de ‘Alevi Kürt’ veya ‘Kürt Alevisi’ gibi terimlerle anlattığı kesim; özbeöz Türk’tür.

1501 yılında, Anadolu’dan giden Türkmenler, İran’da Safevi Devleti’ni kurdular. Bu devleti daha 15 yaşında kuran Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazıp deyişler söylüyordu. O, bugün bile Anadolu Alevileri için çok kutsal bir kişiliktir. Cem törenlerinde Hatayi’nin üç nefesi okunmazsa tören yürütülemez.

Şah İsmail, İran’daki devleti, Anadolu’da bulunan şu Türkmen boylarının yardımı ile kurmuştur: Ustaclu, Şamlu, Bayat, Afşar, Beğdili, Döğer, Yüreğir, Kınık, Bayındır, Salur, Eymir, Halep Türkmenleri, Rumlu, Çepni, Musullu, Tekelü, Bayburdlu, Karadağlu, Çapanlı, Turgutlu, Karamanlı, Dulkadırlı, İspirli, Hınıslı, Tokaçlı, Varsaklar... Bu aşiretlerin büyük bölümü Alevi idi. (Bu konudaki ayrıntılar için Bakın: Prof. Faruk Sümer; Safevi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türklerinin Rolü, TTK Yayını)

1514 yılında Çaldıran Ovası’nda Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile İran’daki Türk Safevi Devleti’nin sultanı Şah İsmail kapıştılar. Savaşı; Osmanlı kesimi kazandı.

Bu çatışmada Anadolu’daki göçebe Türkmenler (Alevi Türkmenler), Şah İsmail’in yanında yer almışlardı.

Kürt aşiretleri ise Osmanlı Devleti’nin tarafında kılıç sallamışlardı. Kürtlerin bu yardımı yüzünden Yavuz Sultan Selim; Doğu Anadolu’yu aşiret reislerine taksim etti. Kürt beyleri artık bulundukları şehrin hakimi olacaklar; bu mülkiyet hakkı babadan oğula kalacak ve dışarıdan kimse onlara karışamayacaktı.

Fakat; Yavuz Sultan Selim’in bir isteği vardı: Kürt aşiretleri; Şah İsmail adlı Kızılbaş’a yardım eden bu Türk aşiretlerin hakkından gelecekler; onlara aman vermeyeceklerdi.

ŞU AŞİRETLERE BAKIN

Bugün Alevi Kürt denilen aşiretlerin büyük bölümünü işte bu Osmanlı Devleti ile Kürt aşiretlerinin ezdiği; Alevi Türk aşiretleri oluşturmaktadır. Örneğin, Afşarlar’ın Doğu’da kalan kolu; zaman içinde Kürtleşmiştir. Afşarlar; Türk, Fars ve Arap kaynaklarında geçen ve padişah çıkartan çok büyük bir Türk boyudur. Afşarların bu özelliğini öğrenmek isteyenler Prof. Faruk Sümer’in ‘OĞUZLAR (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanlar’ isimli kitaba bakabilirler.

Hülya Avşar, eğer ailesi Afşar boyundan ise, kesinlikle Türktür. Ailesinde Kürtçe konuşuluyor olması, sözünü ettiğimiz bu tarihsel değişimin ürünüdür.

Diğer bir örnek de Beğdili (Beydili: Badıllı) aşiretidir. Alevi olan bu aşiret de Oğuz boylarından birisidir. Bu aşiretin Balaban Kolu tarihsel kayıtlarda 100 aile olarak yer almaktadır. İşte bu Balabanlı kolundan olan ve DTP’den milletvekili seçilen Sabahat Tuncel de bugün kendisini Kürt sanmaktadır. Kürt Alevisi denilen bu insanlar aslında Türk Alevisidir.

Bugün Doğu Anadolu’daki kolları Kürtleşmiş olan Iğdır, Bayat, Eyva (Yıva) gibi boylar da hakiki Türk topluluklarıdır.

Bugün Kürt sayılan Şikak aşireti, Kürt tarihi Şerefname’de, Türk aşireti gösterilmiştir. Bu aşiretin sol kolunu oluşturan ve Hakkari yöresinde bulunan Ertuşiler de Türk’tür. Ertuşlu demek olan bu isim; İrtişli anlamına gelir. İrtiş, Türklerin anayurdundaki ırmaklardan birisidir.

Günümüzde Tunceli yöresinde yaşayan Aleviler ise Türklerin Hun kolundandır. Tunceli halkı ile Kürt halkı arasında ne dil, ne kültür ne tarih bağı vardır.

Ünlü Türkmen boylarından Karakeçili aşiretinin Batı’daki kolu Türkçe konuşurken Urfa bölgesindekiler Kürtçe konuşmaktadırlar. Küresinliler; Samsun bölgesinden Van civarına yerleştirilmiş Türkler olmalarına karşın zamanla dillerini yitirmişlerdir. Kürt kökenliler ile sonradan Kürtleşenler arasında bir statü farkı bile oluşmuş idi. Van çevresindeki Kürt aşiret reislerinden Kinyas Kartal; Kürtleşmiş Türkler ile ilişki kurmadıklarını, onlara kız vermediklerini dile getirmiştir. (Bakınız: Macit Gürbüz; Kürtleşen Türkler, s. 149)

Örneğin, Türkan adı Türkler anlamına gelen aşiret bile Kürtleşmiş bulunuyor. Kürdili oymağının da Barak Türkmenler’ine bağlı olduğu biliniyor. Öz Türk boyu olduğu adından bile anlaşılan Döğer aşireti de Urfa bölgesinde Kürtleşmiştir.

Ayrıca Gaziantep ve Kilis dolaylarında Musabeyli, İlbeyli, Okçu İzzeddin boyları; Şanlıurfa’da Torunlar; Sincar Dağı çevresindeki Saçlılar; Sekiz Büklüler, Amik Ovası’ndaki Kırıklar ve hatta Akkoyunlu, Karakoyunlu gibi büyük Türk boyları bugün Kürtleşmiş durumdadır.

Sivas yöresinde Koçgiri diye bilinen büyük aşiret de bazılarınca Kürt sayılıyor. Gel gör ki dünya çapında bir otorite olan Türkiyatçı İrene Melikoff bu bölgede yaptığı araştırmada bunların Türk kimliğini net biçimde tespit etmiştir.

MİLLET-İ SADIKA: ERMENİLER

Ermeni halkı, milattan öncesinden beri Kuzeydoğu Anadolu ile Kafkas hattında yaşamaktadır. En eski Hıristiyanlar’dan birisi Ermeni halkıdır ve bunlar dinlerini asla terk etmemişlerdir. Türkler bölgeyi ele geçirdikten sonra Ermenilerle dost olarak yaşamaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti, Türkmenleri topluca katlederken; Ermenileri “Millet-i Sadıka (Sadık Millet)” ilan etmiş, devletin yönetim katında bunlara her türlü olanağı tanımıştır. Meşhur 1915 sürgünü; Ermenilerin devlet içinde olay çıkarmaması için yapılmıştır.

Bu sürgünden kaçanlar, kendilerini gizleyenler, hemen hemen yok denecek kadar azdır. Kalan Ermeniler, devletin ve halkın bilgisi dahilinde kalan ailelerdir. Bunları, Alevilerin içine gizlenmiş olarak göstermek; tarihi çarpıtmaktır.

Kürtler ise tarihte, adı çok az geçen bir kavimdir. Bunlar; Doğu Anadolu’nun dağlık kesiminde yaşayan göçebelerdir. Bir devlet kuramamışlardır. Ancak 1514’ten sonra aşiret reisleri güç kazanmışlardır.

Kürtler; inanç olarak İslam’ın Şafii kolundandır. Tarikat olarak da büyük ölçüde Nakşibendiliği seçmişlerdir. Bu yönüyle de Alevilerle Kürtler arasında derin uçurum bulunmaktadır.

ANADOLU ALEVİLİĞİ

Anadolu’daki Alevilik; özü itibarıyla Türk kimliklidir. Bu topraklardaki Aleviliğin kendisini anlatma aracı, ‘bağlama’dır. Bu saz Türk’e özgüdür. Aleviler, bağlamayı kutsamış; ona “Telli Kuran” denilmiştir. Kürtlerde bağlama olmadığı gibi onun kutsanması da yoktur.

Anadolu Alevileri’nin ibadeti olan cem töreni de Türkçe ibadet biçimidir. Bu topraklarda asla Kürtçe cem yapılmamıştır. Bugün Kürt Alevi diye bilinen veya kendilerini öyle sananlar bile cemlerini Türkçe yapmaktadırlar. Sadece bu olgu bile Kürt Alevi’nin, Türk Alevi olduğunu göstermeye yeter.

Yine Anadolu Aleviliği’nin “Yedi Ulular” diye kutsadığı ozanların tümü Türk’tür. Seyyit Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Kul Himmet Türkçe yazan ozanlardır. Günümüzde bile Kürt kökenli bir Alevi ozanı yoktur. Anadolu Alevileri’nin kutsal kişileri arasında Kürt kökenli kimse bulunmamaktadır.

Kürtlerde kadının durumu ile Aleviler’de kadının durumu birbirine hiç benzememektedir. Ayrıca sivil yaşam modeli de birbirine taban tabana zıttır.

Bu yüzden Anadolu’da dikkat çekecek bir kitle olarak Kürt Alevisi veya Alevi Kürt olmamıştır. Bu terimler, son yirmi yılda ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Osmanlı zihniyetindeki resmi tarihçiler; bir taraftan, Alevileri de Kürt göstermeye çabalayan PKK’lılar; Alevi Kürt terimini icat etmişlerdir.

Bazı Alevi’nin Ermeni olduğu iddiası da tamamen yanlıştır. Çünkü; Ermeni milleti, Hıristiyan olarak kalmıştır. Bunlardan İslam’ı seçenler de çok azdır. Bu gibi Ermenilerin Alevi nüfus içinde belirleyici olduğunu düşünmek, tarihi tersyüz etmekten başka şey değildir.


--------------------------------------------------------------------------------

HAMİDİYE ALAYLARI DARBESİ

1826’da Osmanlı padişahı 2. Mahmut, Yeniçeri Ordusu’nu kaldırdıktan sonra bütün Alevi dergahlarını yıktırıyor; Bektaşi babalarını astırıyor; dedeleri sürüyor; imparatorluk içinde Aleviler’i yeniden dağlara kaçırıyordu. Dağ başlarına sığınan çaresiz insanlar, meşe ağacının palamutlarını öğütüp yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı.

Aleviler’e yönelik yeni bir saldırı dalgası da Hamidiye Alayları ile geliyordu. Padişah 2. Abdülhamit, 1894 yılında Doğu Anadolu’da; Kürt aşiret reislerine 26 kadar alay kurdurttu. Bu alaya girenler; uzun ve tehlikeli askerlik hizmetinden ve vergi vermekten kurtuluyorlardı. Ayrıca bölgede astığı astık, kestiği kestik hale geliyorlardı.

Ermeniler’e karşı kurulduğu iddia edilen Hamidiye Alayları, bulundukları yerde direnen son Alevi aşiretlerini de bastırıp yağmaladılar... Çünkü bu aşiretler Şafii Kürtler’den oluşturulmuştu. Bugün Kürt gösterilen Alevi aşiretlere bu hak verilmemişti. Hamidiye Alayları’na ilişkin ayrıntılı bilgiler, o günleri yaşayan M. Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında bulunmaktadır.

En az 500 sene süren bu ezme politikası sonucunda Alevi Türkmenler dillerini unutup Kürtçe konuşmaya başladılar. Özbeöz Türk olan bu Aleviler zamanla kendilerini Kürt sandılar.

--------------------------------------------------------------------------------

“EŞEK TÜRK(!)”

Osmanlı Devleti’ni yönetenler zamanla bu devleti kuran Türk’ün düşmanı haline gelmişti. İstanbul yönetimi, Türkmenleri, “Eşek Türk, Akılsız Türk, Kaba Türk” diye aşağılıyordu. Şehirden beslenen Osmanlı şairi de şöyle söylüyordu Türkmen’e:

“Türk’ün dilberidir gayetle inat

Şehir dili bilmez lisanı kubat

Lisanından eyler Türklüğün isbat

Hayvan gibi gözün diker samana”

Türkmen ise Osmanlı zorbalarına şöyle cevap veriyordu:

“Şalvarı şaltag Osmanlı

Eyeri kaltag Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortag Osmanlı”

Halk; kendisini sömüren Osmanlı’ya karşı onun en güçlü olduğu dönemde isyan ediyor; bu isyana da Bozoklu (Yozgatlı) eşkıya Celal’in adından dolayı ‘Celali İsyanları’ adı veriliyordu. Bu Celal dahi Alevi idi. Osmanlı şeyhülislamları da Türkmenler için “ Bu Kızılbaş taifesi Müslüman olmadıklarından öldürülmeleri dine uygundur!” diye fetva veriyorlardı. Bunun belgelerini arşivlerden bulup “Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler” isimli kitabımda vermiş bulunuyorum.

Rıza Zelyut 
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bir hafta önce Kayseri’de bir konuştu pir konuştu. Prof. Halaçoğlu; “Bugün Kürt olarak bilinen hatta hatta söyleyeyim; Alevi Kürt olarak bilinen insanlar maalesef Ermeni’den dönmedir” demişti. Onun sözleri; günümüzün önemli bir sorununun tartışılmasının da önünü açtı.

Şimdi soru şudur: Türkiye’de Kürt Alevi var mıdır? Ermenilerin bazıları 1915 sürgününden sonra Alevi olup Kürt Alevisi haline mi gelmişlerdir?

RESMİ TARİH GİZLİYOR

Bugün resmi tarihçi Yusuf Halaçoğlu’nun da PKK çizgisindeki Kürtçülerin de ‘Alevi Kürt’ veya ‘Kürt Alevisi’ gibi terimlerle anlattığı kesim; özbeöz Türk’tür.

1501 yılında, Anadolu’dan giden Türkmenler, İran’da Safevi Devleti’ni kurdular. Bu devleti daha 15 yaşında kuran Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazıp deyişler söylüyordu. O, bugün bile Anadolu Alevileri için çok kutsal bir kişiliktir. Cem törenlerinde Hatayi’nin üç nefesi okunmazsa tören yürütülemez.

Şah İsmail, İran’daki devleti, Anadolu’da bulunan şu Türkmen boylarının yardımı ile kurmuştur: Ustaclu, Şamlu, Bayat, Afşar, Beğdili, Döğer, Yüreğir, Kınık, Bayındır, Salur, Eymir, Halep Türkmenleri, Rumlu, Çepni, Musullu, Tekelü, Bayburdlu, Karadağlu, Çapanlı, Turgutlu, Karamanlı, Dulkadırlı, İspirli, Hınıslı, Tokaçlı, Varsaklar... Bu aşiretlerin büyük bölümü Alevi idi. (Bu konudaki ayrıntılar için Bakın: Prof. Faruk Sümer; Safevi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türklerinin Rolü, TTK Yayını)

1514 yılında Çaldıran Ovası’nda Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile İran’daki Türk Safevi Devleti’nin sultanı Şah İsmail kapıştılar. Savaşı; Osmanlı kesimi kazandı.

Bu çatışmada Anadolu’daki göçebe Türkmenler (Alevi Türkmenler), Şah İsmail’in yanında yer almışlardı.

Kürt aşiretleri ise Osmanlı Devleti’nin tarafında kılıç sallamışlardı. Kürtlerin bu yardımı yüzünden Yavuz Sultan Selim; Doğu Anadolu’yu aşiret reislerine taksim etti. Kürt beyleri artık bulundukları şehrin hakimi olacaklar; bu mülkiyet hakkı babadan oğula kalacak ve dışarıdan kimse onlara karışamayacaktı.

Fakat; Yavuz Sultan Selim’in bir isteği vardı: Kürt aşiretleri; Şah İsmail adlı Kızılbaş’a yardım eden bu Türk aşiretlerin hakkından gelecekler; onlara aman vermeyeceklerdi.

ŞU AŞİRETLERE BAKIN

Bugün Alevi Kürt denilen aşiretlerin büyük bölümünü işte bu Osmanlı Devleti ile Kürt aşiretlerinin ezdiği; Alevi Türk aşiretleri oluşturmaktadır. Örneğin, Afşarlar’ın Doğu’da kalan kolu; zaman içinde Kürtleşmiştir. Afşarlar; Türk, Fars ve Arap kaynaklarında geçen ve padişah çıkartan çok büyük bir Türk boyudur. Afşarların bu özelliğini öğrenmek isteyenler Prof. Faruk Sümer’in ‘OĞUZLAR (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanlar’ isimli kitaba bakabilirler.

Hülya Avşar, eğer ailesi Afşar boyundan ise, kesinlikle Türktür. Ailesinde Kürtçe konuşuluyor olması, sözünü ettiğimiz bu tarihsel değişimin ürünüdür.

Diğer bir örnek de Beğdili (Beydili: Badıllı) aşiretidir. Alevi olan bu aşiret de Oğuz boylarından birisidir. Bu aşiretin Balaban Kolu tarihsel kayıtlarda 100 aile olarak yer almaktadır. İşte bu Balabanlı kolundan olan ve DTP’den milletvekili seçilen Sabahat Tuncel de bugün kendisini Kürt sanmaktadır. Kürt Alevisi denilen bu insanlar aslında Türk Alevisidir.

Bugün Doğu Anadolu’daki kolları Kürtleşmiş olan Iğdır, Bayat, Eyva (Yıva) gibi boylar da hakiki Türk topluluklarıdır.

Bugün Kürt sayılan Şikak aşireti, Kürt tarihi Şerefname’de, Türk aşireti gösterilmiştir. Bu aşiretin sol kolunu oluşturan ve Hakkari yöresinde bulunan Ertuşiler de Türk’tür. Ertuşlu demek olan bu isim; İrtişli anlamına gelir. İrtiş, Türklerin anayurdundaki ırmaklardan birisidir.

Günümüzde Tunceli yöresinde yaşayan Aleviler ise Türklerin Hun kolundandır. Tunceli halkı ile Kürt halkı arasında ne dil, ne kültür ne tarih bağı vardır.

Ünlü Türkmen boylarından Karakeçili aşiretinin Batı’daki kolu Türkçe konuşurken Urfa bölgesindekiler Kürtçe konuşmaktadırlar. Küresinliler; Samsun bölgesinden Van civarına yerleştirilmiş Türkler olmalarına karşın zamanla dillerini yitirmişlerdir. Kürt kökenliler ile sonradan Kürtleşenler arasında bir statü farkı bile oluşmuş idi. Van çevresindeki Kürt aşiret reislerinden Kinyas Kartal; Kürtleşmiş Türkler ile ilişki kurmadıklarını, onlara kız vermediklerini dile getirmiştir. (Bakınız: Macit Gürbüz; Kürtleşen Türkler, s. 149)

Örneğin, Türkan adı Türkler anlamına gelen aşiret bile Kürtleşmiş bulunuyor. Kürdili oymağının da Barak Türkmenler’ine bağlı olduğu biliniyor. Öz Türk boyu olduğu adından bile anlaşılan Döğer aşireti de Urfa bölgesinde Kürtleşmiştir.

Ayrıca Gaziantep ve Kilis dolaylarında Musabeyli, İlbeyli, Okçu İzzeddin boyları; Şanlıurfa’da Torunlar; Sincar Dağı çevresindeki Saçlılar; Sekiz Büklüler, Amik Ovası’ndaki Kırıklar ve hatta Akkoyunlu, Karakoyunlu gibi büyük Türk boyları bugün Kürtleşmiş durumdadır.

Sivas yöresinde Koçgiri diye bilinen büyük aşiret de bazılarınca Kürt sayılıyor. Gel gör ki dünya çapında bir otorite olan Türkiyatçı İrene Melikoff bu bölgede yaptığı araştırmada bunların Türk kimliğini net biçimde tespit etmiştir.

MİLLET-İ SADIKA: ERMENİLER

Ermeni halkı, milattan öncesinden beri Kuzeydoğu Anadolu ile Kafkas hattında yaşamaktadır. En eski Hıristiyanlar’dan birisi Ermeni halkıdır ve bunlar dinlerini asla terk etmemişlerdir. Türkler bölgeyi ele geçirdikten sonra Ermenilerle dost olarak yaşamaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti, Türkmenleri topluca katlederken; Ermenileri “Millet-i Sadıka (Sadık Millet)” ilan etmiş, devletin yönetim katında bunlara her türlü olanağı tanımıştır. Meşhur 1915 sürgünü; Ermenilerin devlet içinde olay çıkarmaması için yapılmıştır.

Bu sürgünden kaçanlar, kendilerini gizleyenler, hemen hemen yok denecek kadar azdır. Kalan Ermeniler, devletin ve halkın bilgisi dahilinde kalan ailelerdir. Bunları, Alevilerin içine gizlenmiş olarak göstermek; tarihi çarpıtmaktır.

Kürtler ise tarihte, adı çok az geçen bir kavimdir. Bunlar; Doğu Anadolu’nun dağlık kesiminde yaşayan göçebelerdir. Bir devlet kuramamışlardır. Ancak 1514’ten sonra aşiret reisleri güç kazanmışlardır.

Kürtler; inanç olarak İslam’ın Şafii kolundandır. Tarikat olarak da büyük ölçüde Nakşibendiliği seçmişlerdir. Bu yönüyle de Alevilerle Kürtler arasında derin uçurum bulunmaktadır.

ANADOLU ALEVİLİĞİ

Anadolu’daki Alevilik; özü itibarıyla Türk kimliklidir. Bu topraklardaki Aleviliğin kendisini anlatma aracı, ‘bağlama’dır. Bu saz Türk’e özgüdür. Aleviler, bağlamayı kutsamış; ona “Telli Kuran” denilmiştir. Kürtlerde bağlama olmadığı gibi onun kutsanması da yoktur.

Anadolu Alevileri’nin ibadeti olan cem töreni de Türkçe ibadet biçimidir. Bu topraklarda asla Kürtçe cem yapılmamıştır. Bugün Kürt Alevi diye bilinen veya kendilerini öyle sananlar bile cemlerini Türkçe yapmaktadırlar. Sadece bu olgu bile Kürt Alevi’nin, Türk Alevi olduğunu göstermeye yeter.

Yine Anadolu Aleviliği’nin “Yedi Ulular” diye kutsadığı ozanların tümü Türk’tür. Seyyit Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Kul Himmet Türkçe yazan ozanlardır. Günümüzde bile Kürt kökenli bir Alevi ozanı yoktur. Anadolu Alevileri’nin kutsal kişileri arasında Kürt kökenli kimse bulunmamaktadır.

Kürtlerde kadının durumu ile Aleviler’de kadının durumu birbirine hiç benzememektedir. Ayrıca sivil yaşam modeli de birbirine taban tabana zıttır.

Bu yüzden Anadolu’da dikkat çekecek bir kitle olarak Kürt Alevisi veya Alevi Kürt olmamıştır. Bu terimler, son yirmi yılda ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Osmanlı zihniyetindeki resmi tarihçiler; bir taraftan, Alevileri de Kürt göstermeye çabalayan PKK’lılar; Alevi Kürt terimini icat etmişlerdir.

Bazı Alevi’nin Ermeni olduğu iddiası da tamamen yanlıştır. Çünkü; Ermeni milleti, Hıristiyan olarak kalmıştır. Bunlardan İslam’ı seçenler de çok azdır. Bu gibi Ermenilerin Alevi nüfus içinde belirleyici olduğunu düşünmek, tarihi tersyüz etmekten başka şey değildir.


--------------------------------------------------------------------------------

HAMİDİYE ALAYLARI DARBESİ

1826’da Osmanlı padişahı 2. Mahmut, Yeniçeri Ordusu’nu kaldırdıktan sonra bütün Alevi dergahlarını yıktırıyor; Bektaşi babalarını astırıyor; dedeleri sürüyor; imparatorluk içinde Aleviler’i yeniden dağlara kaçırıyordu. Dağ başlarına sığınan çaresiz insanlar, meşe ağacının palamutlarını öğütüp yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı.

Aleviler’e yönelik yeni bir saldırı dalgası da Hamidiye Alayları ile geliyordu. Padişah 2. Abdülhamit, 1894 yılında Doğu Anadolu’da; Kürt aşiret reislerine 26 kadar alay kurdurttu. Bu alaya girenler; uzun ve tehlikeli askerlik hizmetinden ve vergi vermekten kurtuluyorlardı. Ayrıca bölgede astığı astık, kestiği kestik hale geliyorlardı.

Ermeniler’e karşı kurulduğu iddia edilen Hamidiye Alayları, bulundukları yerde direnen son Alevi aşiretlerini de bastırıp yağmaladılar... Çünkü bu aşiretler Şafii Kürtler’den oluşturulmuştu. Bugün Kürt gösterilen Alevi aşiretlere bu hak verilmemişti. Hamidiye Alayları’na ilişkin ayrıntılı bilgiler, o günleri yaşayan M. Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında bulunmaktadır.

En az 500 sene süren bu ezme politikası sonucunda Alevi Türkmenler dillerini unutup Kürtçe konuşmaya başladılar. Özbeöz Türk olan bu Aleviler zamanla kendilerini Kürt sandılar.

“EŞEK TÜRK(!)”

Osmanlı Devleti’ni yönetenler zamanla bu devleti kuran Türk’ün düşmanı haline gelmişti. İstanbul yönetimi, Türkmenleri, “Eşek Türk, Akılsız Türk, Kaba Türk” diye aşağılıyordu. Şehirden beslenen Osmanlı şairi de şöyle söylüyordu Türkmen’e:

“Türk’ün dilberidir gayetle inat

Şehir dili bilmez lisanı kubat

Lisanından eyler Türklüğün isbat

Hayvan gibi gözün diker samana”

Türkmen ise Osmanlı zorbalarına şöyle cevap veriyordu:

“Şalvarı şaltag Osmanlı

Eyeri kaltag Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortag Osmanlı”

Halk; kendisini sömüren Osmanlı’ya karşı onun en güçlü olduğu dönemde isyan ediyor; bu isyana da Bozoklu (Yozgatlı) eşkıya Celal’in adından dolayı ‘Celali İsyanları’ adı veriliyordu. Bu Celal dahi Alevi idi. Osmanlı şeyhülislamları da Türkmenler için “ Bu Kızılbaş taifesi Müslüman olmadıklarından öldürülmeleri dine uygundur!” diye fetva veriyorlardı. Bunun belgelerini arşivlerden bulup “Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler” isimli kitabımda vermiş bulunuyorum.

 

 

 

31/1/2008 | Kategori: alevilik | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


ORUÇ GERÇEKTE KAÇ GÜN?

ORUÇ GERÇEKTE KAÇ GÜN ?

ORUCA DAİR BİR YORUM

Ortodoks İslam inancına göre farz olan orucun süresi 29-30 gündür. Oysa Kur’an, bize göre bu konuda farklı bir gün sayısını işaret emektedir. Bir ay süreyle oruç tutma, Kur’an kaynaklı değildir. Gelenek kaynaklıdır. Kur’an’ın  inananları yükümlü kıldığı oruç günü sayısı on’dur.

Bir ay süreyle oruç tutma geleneği başlangıçta sünnet iken kanımızca sonradan uygulamada farz noktasına taşınmıştır. Yani farz olan 10 günlük süre uzatılmıştır.

Kur’an’ın oruç konusundaki ayetlerini, geleneğin tahakkümünden sıyrılarak irdelediğimizde farklı bir sonuca ulaşabilmek mümkündür.

Bakara Suresi 183, 184, 185 ve 187. ayetlerinde oruca dair yer alan bilgileri ele aldığımızda idrakimize sunulan şunlardır:

“Ey İnananlar, Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin de üzerinize yazılmıştır. Umulur ki korunursunuz.

Sayılı günlerdir.  Sizden her kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Oruca zorlukla dayananların üzerine kurtulmalık olarak bir yoksulu doyurmak düşer. Bununla birlikte kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Ve oruç tutmanız eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.

O Ramazan ayı ki, insanlar için kılavuz olan, hidayet belgeleri ve eğriyi doğruyu ayırt edici olan Kur'an, o ayda indirildi. Sizden her kim bu aya ulaşırsa, orucunu tutsun. Her kim hasta olursa veya yolculuk halinde bulunursa, sayısınca diğer günlerde tutsun.  Tanrı size kolaylık diler. Size zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.

Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, nefsinize eziyet etmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Tan yerinin aydınlığı gecenin karanlığından sizce ayırt edilinceye kadar yiyin, için. Sonra da gece oluncaya kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklamaktadır.”

 

Bu ayetlerde geçen kimi ifadelerin analizi bizi oruç günlerinin sayısı konusunda düşünmeye sevk etmektedir.

Şöyle ki;

“ Eyyamen ma’dudat” ifadesi sayılı günler anlamına gelmektedir. Buradan anlaşılan orucun sayılı günlerde olduğudur. Sayılı günler ifadesiyle Ramazan ayının tümünün kastedilmediği kanısındayız. Zira, ayın tümü kastedilseydi bu ifadeye lüzum kalmazdı. Ramazan ayını oruçlu geçirin, denilirdi.

“Eyyamen ma’dudat “  ifadesinin Arapça’da sayılı günler yahut birkaç gün anlamına geldiği bilinmektedir. Birkaç gün yahut sayılı gün ise 3 ila 10 gün arası bir günü işaret etmektedir.
Kur’an yorumcusu  Fahruddin Razi, “Tefsir’ül – Kebir” adlı yapıtında Bakara Suresi 80. ayeti yorumlarken bu görüşü ortaya koymaktadır.

“Eyyamen ma’dudat” ifadesi Kur’an’ın başka ayetlerinde de geçmektedir.

“İsrailoğlulları; sayılı bir kaç gün dışında ateş bize dokunmayacaktır, dediler…” ( Bakara Suresi 80.ayet. )

 

“ Onların bu tutumlarının nedeni “ateş bize sayılı birkaç gün dışında dokunmayacaktır,” demeleridir…” ( Al – i İmran Suresi, 24. ayet. )

 

“ Tanrı’yı sayılı günlerde anın…” ( Bakara Suresi, 203.ayet.)

“Eyyamen ma’dudat”   ifadesiyle birkaç günün kastedildiği görülmektedir. Bu ifadeyle en az üç, en çok 10 günün işaret edildiğinin Kur’an’da pek çok kanıtı vardır.

Bunlardan biri Bakara suresi 196. ayettir:

“...Bunu bulamayan ORUÇ tutsun: Bu, üç günü hacda, yedi günü döndüğünüzde, tam on gündür. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da oturmayan kişi içindir...”

 

Görüleceği üzere hac ibadetiyle ilgili bu ayette oruç günleri konusunda bir açıklama vardır. Bakara Suresi 184. ayette belirtilen “Sayılı Günler” sözünün ne anlama geldiği bu ayette bizzat Kur’an tarafından açıklanmaktadır. Kur’an’ın, Kur’an’la tefsir edilmesi ilkesiyle hareket edildiğinde böylesi bir yoruma ulaşmak mümkün olmaktadır.

Kur’an’da on gün kavramına yapılan göndermeler başka ayetlerde de vardır. Nitekim Araf Suresi 142. ayette de on gün vurgusu yer almaktadır:

“Musa ile otuz gece için sözleşmiştik.  Ve bunu bir ON ekleyerek tamamladık…”

Bununla birlikte on gün yahut on gece kavramına yapılan en güçlü vurgu Fecr Suresi’nin 1 ve 2. ayetlerinde bulunmaktadır.

“Tan yerine ve on geceye and olsun…”

Burada orucun başlama vaktine de bir vurgu söz konusudur. Tan yerine yemin edilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu ayetlerdeki “on gece” ifadesiyle Muharrem ayının ilk on gününe işaret edildiği ve Muharrem orucuna gönderme yapıldığı belirtilmektedir.

Bu noktadan sonra üzerinde durulması gereken yerlerden biri de Bakara Suresi 185. ayette geçen ifadelerin sözlük anlamları temel alınarak tekrar analiz edilmesi olmalıdır.

“Şehru Ramazan” ifadesi ile anlaşılması gereken takvim aylarından biri olduğu gibi “Şehr” sözcüğünün gerçek ve temel alamı olan “dolunay” da olmalıdır.  “Şehr” sözcüğü  Arap dilinde “dolunay” anlamına da gelmektedir. Normalde Arap dilinde ay anlamına gelmek üzere “ Kamer” ve “Hilal” sözcükleri kullanılmaktadır.  

Bu bağlamda “Şehru Ramazan” ifadesiyle “Ramazan Dolunayı” anlaşılmalıdır. Nitekim ayetin devamında geçen ifadelerden bu yönde bir anlamlandırma yapmanın daha isabetli olacağı görülmektedir.

Ayetin devamındaki ifadeleri Arapça özgünlüğüyle ele alalım:

 

Femen : Öyleyse kim…

Şehide : Tanık oldu, gördü…

Minkum: Sizden biri…

Eş- şehra : Dolunaya…

Felyesumhu : Onda oruç tutsun…

 

Anlaşılacağı üzere Ramazan orucu, Ramazan dolunayı görüldüğünde tutulmalıdır. “Eyyamen ma’dudat “ ifadesinin geçtiği 184. ayet de dikkate alındığında oruç günlerinin Ramazan ayının tümünü kapsamadığı görülebilmektedir. Şayet oruç günleri Ramazan ayının tümü olsaydı “ Eyyamen ma’dudat “ yani “ Sayılı Günler “ ifadesine gerek olmazdı.

 

Yukarıda da belirttiğimiz üzere “ Sayılı Günler “ tabiri Arap dilinde en az üç, en fazla on günü anlatmak için kullanılmaktadır. Nitekim Kur’an’da da bu şekilde kullanılmış olduğunu pek çok ayeti ele alarak ortaya koymuştuk.

Bakara Suresi 196. ayette oruç günlerinin en az üç, en fazla on gün olduğu da zaten belirtilmektedir.

Şehr’in yani dolunayın görünmesinden tekrar hilale dönüşmesi de on günlük bir süreyi kapsamaktadır.

Bizce Ramazan ayında oruç günleri sayısı on gündür. Ne var ki 29 – 30 gün oruç tutulmaktadır. On günden fazlasının tercihen yapılan bir ibadet olduğu kanısına varmak güç olmasa gerek. Bu noktada Hazreti Muhammed’in Ramazan ayında on gün süre için itikaf’a girdiği de anımsanmalıdır. Bu on günlük itikaf süresi aynı zamanda zorunlu oruç günü sayısının da işareti olarak görülebilir. Kanımızca tercihen tutulan bir aylık oruç uygulamada zorunlu hale gelmiştir. Dinde bunun örnekleri mevcuttur. Sünni inanışta Hazreti Muhammed’in 2 , 4, 8 rekatlık teravih namazı kıldığı rivayet edilmesine rağmen günümüzde teravih namazları 20 rekat olarak kılınmaktadır.  

Aleviler, Ramazan ayındaki on günlük zorunlu oruç ibadetini içtihaden Muharrem ayında yerine getirmektedirler.

Orucun bir ay olduğu fakat Alevilerinse on gün oruç tuttuğu, dolayısıyla eksik oruç tuttukları savı da yukarıdaki izahlar çerçevesinde gerçeği yansıtmamaktadır.

Kaldı ki Hazreti Muhammed’in, Muharremde bir gün oruç tutmanın 30 gün oruca bedel olduğu yönünde bir hadisi de mevcuttur.  Alevilerin Ramazan orucu ve genel anlamıyla oruç ibadeti konusundaki tavırlarını “ Akıl Tutulması ve Oruç “ başlıklı çalışmamızda açıklamıştık. Öteden beri Aleviler, Ramazan ayında orucun hak olduğu yönünde bir inanca sahip olup, bunun 29 – 30 gün sayısınca olmadığını ileri sürmektedirler. Bizce bu yaklaşım son derece isabetlidir. Ramazan’da oruç bir kaç gündür ki bu da Kur’an’ın ifadesiyle “Eyyamen ma’dudat” şeklinde ortaya konulmaktadır. Kur’an’ın sayılı günlerde oruç tutulması buyruğunu Aleviler içtihaden Muharrem ayında yerine getirmek suretiyle ne derece isabetli bir hal üzere olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Alevilerin Muharrem ayı dışında da oruçları vardır. Hızır orucu, Masum- u pak orucu gibi… Lakin onlar tercihen yapılan ibadetler hüviyetinde görünmektedir. Zorunlu oruç ibadeti Muharrem orucudur. Buradaki zorunluluk da geçerli bir özrü (hastalı, yolculuk, güçsüzlük vb.) olmama durumuyla kayıtlı bir zorunluluktur.

Bu noktada özellikle belirtmemiz gereken bir husus vardır ki o da orucun nefsi terbiye eylemi olduğu fakat nefse eziyet olmadığı konusudur. Oruç, kişi için nefse eziyet noktasına gelirse ibadet olmaktan çıkar. Zira Allah nefislerimize eziyet etmemizi değil onları terbiye etmemizi istemektedir.

Özellikle günümüz koşullarında 29 – 30 günlük bir orucun nefsi terbiye sınırlarının dışına taştığı görülmelidir. Ramazan ayı süresince oruç tutmanın, ülkemiz ve İslam dünyası için tam bir verim kaybı ve üretim düşüklüğüne yol açtığı, kavgaların çoğaldığı, trafik kazalarının bile arttığı ortadadır. Hatta Ramazan’da oruç tutan, tutmayan ayrışması ile toplumsal bir gerginliğin de yaşandığı bilinmektedir. Hayra, dayanışma ve yardımlaşmaya vesile olması gereken bu ibadet zaman zaman hoş olmayan olayların yaşanmasına alet edilmektedir.

Buna karşın yine de ifadeye lüzum hissediyoruz ki, Allah’ın rızasını umarak ibadetin ruhuna uygun tarzda Ramazan’da bir ay süreyle oruç tutan Sünni ve Şiilerin, yine Allah rızası için Muharrem’de 10 - 12 gün süreyle oruç tutan Alevi canların oruçlarını yüce Tanrı kabul buyursun.

 

MUSTAFA CEMİL KILIÇ

6 EKİM 2007 / İSTANBUL

 

 

 

29/1/2008 | Kategori: alevilik | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


Meydan (Cem) Evinin Teolojik (veya Mitolojik) Kaynağı Şakir Keçe

Bu günlerde Tahtacılar sitesinde Cem Evi (Meydan Evi) ve çerağların (mumların) uyarılması üzerine   bir tartışma yapılmaktadır. Tartışmaya katılan canların bazıları konuyu eksik ve hatta azda olsa yanlış bundukları için, Fakîr bu tartışmaya katılmak ve düşüncelerimi sunmak zorunda kaldım.
Bir kere şunu  açıklamak zorundayım: Biz Bektâşî/ Alevîler ibadetimiz sırasında “mum” yakmayız. Hakikat’ın nûrundan  mahrum kalanların, “ mum yakılması”  dediği şeye bizler “ Çerağların uyarılması “ deriz.  Uyardığımız çerağları da söndürmeyip sırlarız.



Burada Fakîr’e söndürmekle sırretmak arasında ne fark vardır? Diye sorulacaktır:
Uyandırdığımız çerağlar  bir mum veya ışık değildir. O çerağlar Tanrı’nın nurunu simgelediği için ne yakılır ve nede söndürülür. Tanrı nuru zaman zaman zâhir (görünen) olur; zaman zaman da bâtın, yani görünmez olur. Bu nedenle çerağlarımızı söndürmeyiz sırlarız.
Uyardığımız (yaktığımız) çerağ “ semâdan arza değin” her yeri kapsayan ve ezelden ebede kadar varlığını sürdürecek olan Tanrı Nûru’nu simgeleştirdiği için, onu uyarırken Nur Sûresinin 35. âyetini okuruz. Çünkü bu âyet Evrenlerin Yüce Sevgilisi’nin nûrunu anlatmaktadır,
    Meydan Evimize giren her can “ölmeden önce ölmüştür”. Çünkü   Meydan’a girmeden önce: “……Bu fakîrden ağrınmış, incinmiş biri  varsa dile gelsin bile gelsin hakkını talep eylesin, hakkını ödemeye hazırım” der. Cem Evi’nde bulunanlardan veya dışarıda kalanlardan biri yakınırsa, yakınma giderilmeden meydana giremez. Bu nedenle Meydan Evi’ne giren her can, gasledilmiş, tüm dinsel borçlarını yerine getirmiş bir ceset gibidir.
    Öyle olduğu içinde Meydan Evi (Cem Evi)’miz kefensiz  girilen bir mezardır.
    Bedri Noyan Dedebaba Ayn-ül-cem ve Meydan Evi için şunları yazmıştır (yazılanların tamamını buraya almadım. Çünkü 2008 yılında kitap halinde yayımlanacaktır):

Dört Kapının Anlamları:
Birinci Kapı (Şeri’at): Bel oğulluğu katıdır. Anadan babadan alınan İnançlarla Kur’ân ahkamına bağlama mertebesidir.
İkinci Kapı (Tarikat): Yol oğulluğu katıdır. Ergenlik yaşından sonra insannın kendi aklı fikri ile seçeceği bir yolun inançlarına bağlanma katıdır. Soy ana ve babası yerine şimdi yol rehberi ve mürşidi (aydınlatıcısı) vardır. Yani insan artık kendi düşünce, akıl ve fikri ile seçmeğe karar verdiği yol’un oğludur.
Üçüncü Kapı (Ma’rifet): Gök Ata – Yir Ana (Yer Ana) oğulluğu katıdır. Artık bütün evren’in yer ve göklerin evlâdı oluş hâlidir. Topluma, evrene, insanlığa adanış katıdır.
Dördüncü Kapı (Hakikat): Kemâl (olgunluk) oğulluğu katıdır. Kemâl, kendi kendine yeter olma, amaca ulaşma, büyük sevgiliye kavuşma anlamlarına da gelir.
Bir başka kaynağa göre:
Birinci selâm ile: Şeri’ât kapısından vücudun sırrına girilir. Mi’râc gecesinde Hazret-i Muhammed’in birinci kat gökte Hz.Âdem ile buluşması noktasıdır.
İkinci selâm ile: Tarıkat kapısından rûhun sırrına girilir. İkinci kat gökte Hz. Muhammed’in Hz.İsa Ruhullâh ile buluşmaları sırrıdır.
Üçüncü selâm ile: Ma’rifet kapsından cemâl sırrına varılır. [Hz. Peygamber’in] Üçüncü kat gökte Hz.Yusuf ile buluşması sembolüdür.
Dördüncü selâm ile: Gerçek noktasından Yücelerin Yücesi’ne “A’lâ-yı iliyin-e” yaklaşılır. Hz.Muhammad’in Dördüncü kat gökte Hz.İbr’ahim Halilullâh ile buluşması sırrıdır.  
Bu arada Rehber, Cibrîl makaamındadır. Dâr: Gönül kıblesi teslîmiyyet makamıdır. Vücûdun kıblesi: Meydan taşı’dır. Terbiye ve ahd-ü peymân makâmındadır. Aklın kıblesi: Yeryüzünde Tanrı halîfesi olan mürşid’in Postu’dur. Cânın kıblesi: Mürşidin sırrı dıri Cemâlullâh’tır. “Men re’anı fekad re’el-Hakk”... gibi. Niyaz (secde): Kulluğun isbâtı ve kavuşmaya şükrediştir. Meydan: Beyt-ül-mukaddes (Kutsal ev)dir.
Gayb erenlerinin (Ricâl-il-gayb) toplantı yeridir. Mahşer yeridir. Uhrevî doğuş alanıdır. Medân-ı ezel’in başlangıcı edeb’in sonudur.
Cân alınıp cân verilen, peymân alınıp ikrâr verilen yer’dir. Meydân, öğünülen kabir’dir (Ölmeden ölen için)... Ezelî kudret’in ortaya vurduğu yer, yani Nûn v-el-kalem noktasıdır. Âdem’in medbe ve mi’ad’ı (önü-sonu)dur. Er-Rahman-, al-el-arş-ı istevâ.. âyetinin ma’nasıdır. Meydan: Ezeli sahne, Ali’nin isteği (murâd’ı), tecelli makaamı, Tanrı evi, aşk bahçesi, Tanrı sırrının niyâz sayfası, yaratıcı sırlarının meydana vuruş alanı, aşıkların cennetidir.
Biz Bektâşî/ Alevîler, bize iftira edenlere, “ağzı kara” deriz. Çümle ağzı karaların sadece cinsel organları ile ağız ve boğazları çalışır. Onların insanı öteki canlılardan ayıran akıl gibi bir organları, insanı Yaratan’a götürecek gönülleri yoktur. Onlar bu dünyaya sadece  seks yapmak ve beslenmek için gelmişlerdir. İnsana özgü özellikleri bulunmadığı  için, rahatlıkla “ mum söndürme” öyküleri  yaratırlar  ve yarattıkları iftiralara da inanırlar.
Böylelerinin iftiralarına üzülmek, sinirlenmek erenlere yakışmayan bir tutumdur.
Peki ne yapacağız? Böylelerine ne diyeceğiz?
Elif misin hece misin?
Gündüz müsün gec e misin
Sen Hüseyn’den yüce misin
Gam yeme gönül gam yeme
Hakk Erenler dosdoğruluk yolundan mahrum olanlara, bu yolu nasib etsin

 

aleviyol

8/1/2008 | Kategori: alevilik | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti


H.Z ALİNİN YAŞAMI

İlim şehri, Velayet ve imametin başı, keremler sahibi fütüvvet ehli Hz. İmam Ali, 598 yılında Mekke de doğdu.Annesi onu Kabe’de doğurmuştur. Bu tür doğum Esat kızı Fatma’nın sevgili oğlu İmam Ali’den başkasına nasip olmamıştır. Allah bu bebeğin anne ve babasını böyle bir doğum ile mükafatlandırmıştı. Asil kökü torunlarından oluşan iki dal olarak Ebu talip ve Fatıma’ya böyle bir keramet nasip olmuştu.

Fatıma bu çocuğa babasının adıyla aynı manayı taşıyan ismi “Haydar” ismi olsun dedi. Ebu talip isim seçmede daha başarılı idi. Oğlunu, soyu gibi asil bir doğumla dünyaya geldiği için yüksek bir makamda görüyordu. Onun ismi Ali’dir dedi.

Hayatı boyunca zehirli dalgalarla mücadele eden, en korkunç olayları göğüsleyip götüren; yaratılanların en temizi, peygamberlerin en yücesi ile adım adım birlikte yaşayan ve Allah’ın dünyalıların hidayeti için aziz elçisine verdiği ağır ve çetin görevin bir kısmını omuzlarında taşıyan bir adamın hayatı böylece başlamış oldu.

Hz. Ali, Hz. peygamberin (a.s.) amcasının oğludur. Hz. Resul-u Ekrem birbiri ardına babasını, annesini ve dedesi Abd-ül Muttalib’i kaybettiği için, çocukluk ve gençlik devrini amcası Ebu Talib’in evinde geçirmiştir. Bundan dolayı Hz. Resulullah hem amcası Ebu Talib’i ve hem de yengesi Hz. Fatıma’yı çok severdi.

Ebu Talib’in dört oğlu vardı. Bunların hepsi amcaoğlu olan Resulullah’ı çok severlerdi. Bilhassa en küçükleri olan, Hz. Ali ile Hz. Peygamber arasında büyük bir sevgi bağı vardı.

O tarihte Hz. Resulullah peygamberliğini ilan etmemişti. Lakin, bir çok zamanını ilim ve fazilet sahibi insanlar arasında geçirdiği için, onlardan pek çok şeyler öğreniyor ve bunu da Hz. Ali’ye öğretiyordu.

Hz. Ali’nin babası Ebu Talib ticaretle meşgul oluyordu. Böylece seneler geçmiş, Ebu Talib iyice yaşlanmıştı. O sıralarda Hicaz’da büyük bir kıtlık başlamıştı. Mekke’nin birçok tüccarları zor durumda kalmıştı. Bunların arasında, Ebu Talib’de vardı. O tarihte Hz. Peygamber (a.s.) yirmi beş yaşına girmişti ve Hz. Hatice ile evlenmişti. Hz. Hatice çok zengindi. Hz. Peygamber (a.s.) refaha kavuşunca yoksullaşan amcası Ebu Talib’in yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi yanına aldı.

Hz. Ali henüz on iki yaşlarındaydı. Son derece zeki ve ağırbaşlı idi. Aynı zamanda şekli ve şemali de gayet güzeldi. Kendi akranı olan çocuklarda bulunmayacak derecede kuvvete malikti. Hz. Peygamber; Hz. Ali’yi eve getirdiğinde Hz. Hatice son derece sevindi ve onu kendi evladından ayırmayacağına ahdetti. Dünyadan göçene kadarda bu ahdine sadık kaldı.

Hz. Ali ömrünün tamamını, kemal ve faziletin en büyük timsalini izleyerek geçirdi. Çocukluğunda fedakar bir akraba, gençliğinde vefalı bir arkadaştı. Daima Hz. Peygamber’i izledi. Onun konuşmalarına ve davranışlarına gönül vermişti. Bu dönemde ve ondan sonra, hayatının çeşitli aşamalarında her zaman ahlak ve davranışlarında kemalin, olgunluğun en son sınırına erişti. Ömrünün bir kısmı geride kalıp, yol göstericisi dünyadan göçüp gittikten sonra, Hz. Ali yaşamayı ve yaşamın koşullarını ondan en iyi öğrenen tek insan olarak hep onun yolunda yürümüş, ömrünün sonuna kadar en ufak bir sapma göstermeden devam etmiştir.

Hz. Muhammed, yüksek dağın göğsünde saklı mağarayı kendine ev edinmiş, Kureyş’in cahilliklerinden uzaklaşıyor, eşsiz ve tek olan Allah’a ibadet etmek için bu evine çekiliyordu. Hz. Ali doğduğu günden beri kendisi ile bir çatı altında yaşayan Hz. Muhammed’i bir gölge gibi takip etmişti. İslamiyet’in ilanından evvel yalnız en yakın bir hısım ve akraba olarak bağlı bulunduğu Resulullah efendimize, İslamiyet’in ilanından sonra onun ilahi vazifesine inanmış ve iman getirmiştir.

Ali, son derece zeki ve keskin bir anlayış kudretine malikti. Onun için derhal vaziyetini idrak etmiş; Hz. Peygambere mutlak surette bağlanmıştı. Hz. Ali bizzat şöyle söylüyor; “Bir gün, Resul-ü Ekrem’le beraber Kabe’ye gittik. Oradaki putları kırmaya karar vermiştik. Bunun üzerine benim kendi omuzlarına çıkmamı emretti. Onun emrini yerine getirdim. Omuzlarına binerek yükseldim. O putu ittim. Put yere yuvarlandı ve derhal parçalandı.”

Hz. Ali’nin ahlakının temizliği, mertliği ve fazileti ile asabı kiram arasından seçiliyordu. Hz. Ali küçük yaşından itibaren dinin ve aklın kabul etmediği her şeyden çekinmiş, bütün hayatında bir defa bile yalan söylememişti. Hiç kimsenin malına göz koymamış, hiç kimsenin emanetine ihanet etmemişti. Hatta Hz. Peygamber’in hicretinde başkaları tarafından kendisine verilen emanetleri, Hz. Ali’ye bırakmış, O’da emanetleri birere birer sahiplerine teslim etmişti.

Cömertlerin cömerdi olan Hz. Ali, yoksul bir hayat yaşadı. Asla dünya malına itibar etmedi. Yoksulluğuna rağmen bir ekmeği olsa onu yoksullarla paylaşırdı. Hz. Ali bütün hayatı boyunca hak ve adaletten ayrılmadı. O, alim, yazar, faziletli, dürüst, namuslu bir insandı.

İmam Ali’nin ömrü zalimler ve hilekarlarla uğraşmakla ve en sonunda kendini bu yolda, bu uğurda feda etmekle geçti. O Allah yolunda hiç ayrılmadı. Dört yıl dokuz ay yaşadığı halifelik döneminde, Beyt-ül mal denilen devlet hazinesine el uzatmadı. Giydiği hırka ve yediği arpa ekmeğiyle hurma idi. Hatta bir gün kölesiyle çarşıya gidip iki gömlek aldı, iyisini kölesine verdi, kötüsünü kendisi giydi.

Hz. Ali, Hz. Peygamber’in kızı Fatıma ile evlenirken Peygamber: “Ya Ali evlenmek için bir şeyin var mıdır?” diye sordu. Hz Ali cevap verdi; “Ya Resulullah, annem ve babam sana feda olsun, siz durumumu daha iyi biliyorsunuz, bütün servetim, bir kılıç, bir zırh ve bir deveden ibarettir.” dedi.

Hz Ali Hz Fatıma ile evlendi. Bu evlilikten ikisi kız, üçü erkek toplam beş çocukları oldu.

Erkekler : İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Muhsin.

Kızlar : Zeynep, Ümmügülsüm.

Hz Ali 661 yılında 63 Yaşında kapısının önünde ibni mülcem tarafından şehit edilmiştir.

 

 

http://www.aleviislamdinhizmetleri.org/

Mustafa ULUÇAM

Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı

7/1/2008 | Kategori: alevilik | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti




<<Önceki Sayfa
|1/4|Sonraki Sayfa>>


Alevi Siteleri Listesi  Devrimci Siteler i ziyaret et Görevimiz sizi doğru adrese ulaştırmak.
ALİMİNYOLU