Kerbela da Bir Türk Bir savaşta esir düştüğü ve İslam toplumu içerisinde sürdürdüğünü tarih kaynakları kaydetmiştir. Yinede bu konuda doyurucu bir bilgi yoktur… Tarih kitapları onun çok yiğit , cesur ve iyi bir Kur’an okuyucusu olduğunu , Arapçayı çok iyi bildiğini ve İmam Hüseyin a.s ın katibi olduğunu yazmaktadır. Ve yine tarih kitaplarında onun adı “Elsem-i Türkî” olarak geçmektedir…
ESLEM , İmam Hüseyin a.s ın Medineden Mekke ye ve oradan Kerbela ya gidişinde , Kerbela da son nefesini verene dek hep İmam Hüseyin a.s ın yanında idi… Aşura günü , batıl ve zalime karşı Hak ve Hak İmamı uğruna çarpışmaya girmek için İmamından izin istedi. İmam , yüreği sadakat cesaret ve şehadet aşkıyla yanan bu yiğit Ehl-i Beyt aşığının ricasına karşı ona dua ederek , “Yüce Hak yâr ve yardımcın olsun” diyerek ona izin verir… O bir ok gibi aşk ile düşmanın önüne dikiliverdi. Çarpışma anında onun okuduğu kahramanlık şiirleri tarih kitaplarında kendine onurlu ve haklı bir yer bulmuştur… O yiğitçe düşman askerlerini helâk ederken şöyle haykırıyordu… Benim emirim Hüseyindir. Ve yine düşman karşısına onurla dikildiğinde şöyle haykırmıştır… Deniz mızrak ve kılınç O fedakarlık muhabbet ve cesaret dolu yüreğiyle imanını aile ve yarenlerini imam ının mesajını savunmak uğruna yiğitce çarpışarak gelecekteki Elsem lere örnek bir kahramanlık tablosu çizmiştir… Bir çok zalimleri layık oldukları cehennemlerine kavuştururken neticede düşmanın çokluğu ve hilelerinden dolayı aldığı sayısız yaralar yüzünden atından düştü…. Son kez bir an dahi olsa İmam ını görebilmek için düştüğü yerden başını kaldırarak İmam ına doğru bakmaya çalıştı… Onun düştüğünü gören Şehitler Serdarı bir anda Elsem in başucuna yetişmişti… İmam onu dizleri üzerine alıp boynundan sarılarak kucaklamıştı yüzünü ise Elsem in kan dolu yüzüne yasladı… Ya Rabbi bu ne yüce saadet ! İmam ın yüzünü yüzüne yasladığı iki kişi olmuştu… Biri Allah Resülüne en çok benzeyen oğlu Ali Ekber a.s diğeri ise Elsem Türkî idi… ( Allah ın selamı onlara olsun…) Elsem o kan ve acı içerisinde gülümsedi Peygamber torunu Ali-Fatıma evladı Şehitler önderi İmam Hüseyin a.s ın kucağında yüzü İmamının yüzünde şu sözleri sevinçle mırıldanarak : en yüce hâk yüce yaratıcıya canını teslim etti… Kimdir benim gibi yer yüzünde mutlu olan Baba Resul Bihar ul Envar c45 s30 erenlermeydani.com
Bazı rivayetler de “ Gûlam-ı Türk” Türk köle diye anılmıştır.
O peygamberin kalbinin sevincidir.
Darbelerimle kaynayacak
Gökyüzü oklarımla dolacak
Elimde keskin kılıncım görüldüğünde
Kibirlinin kıskanç kalbi yarılmış olacak
Peygamber evladıdır yüzünü yüzüme yaslayan…
Kaynaklar
Munteh’ul Amal c1 s669
Tenkıyh’ul Mekal c1 s12
Ebsar’ul Eyn s95-96
Ferhengi Aşura s49
24/2/2008 | Kategori: alevi tarihi | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Anadolu'da genel olarak Halk Hareketleri, özel olarak Alevi Hareketleri Üzerine düşünüldüğünde, Doğu'dan batı'ya halk hareketlerini derinden etkilemiş Safeviliği, Şah İsmail'i ve onun kurduğu Safevi Türk Devleti'ni görmezden gelemez.
Doğru görülür veya görülmez, ama açık bir gerçek var ki, 16. yüzyıl başlarından uzun zaman sonrasına kadar Safevilik ve Şah İsmail Anadolu'da ezilen-Sömürülen Türkmen ağırlıklı halkın kurtuluş umudu, mücadelenin maddi ve manevi önderi olmuştur. Ayağa kalkan Anadolu halkı, Şah ile bütünleşmek için ayaklanma çağrısı yapmış, bunu saza ve söze dökerek siyasi bağlılığın yanında kültürel ve dinsel bağlılığın ida ortaya koymuştur. Daha doğrusu Safevlik ve Şah İsmail, bir kurtuluş sembolü olarak görülmüştür.
İran'da kurulan Safevi Devleti, adını kuruluşundan yüzlerce yıl önce yaşamış ve Safevi tarikatının kurucusu Şah Safiyeddin (Üshak Safiyeddin, 1252-1334)'in isminden alan (deyim yerindeyse) Alevi devletidir. Şah Safiyeddin; Alevi tarikatlarından Halvetilik ile Kalenderi'liği birleştirerek Erdebil'de Safevi tarikatının temellerini attı. Onun ölümünden sonra, oğlu Sadrettin Musa Pir'lik posta oturdu (1334-1392). Musa'dan sonra oğlu Alaeddin Ali, tarikatın başına geçti (1392-1428). Ali döneminde tarikatın insan gücü ve siyasi etkinliği oldukça arttı. öyle ki, Osmanlı'dan Timur'a kadar birçok iktidar sahibi erağ akçesi adı altında Erdebil tekkesine hediyeler göndererek destek umuyorlardı.
Ali'den sonra oğlu, Şah İbrahim pirlik makamına geldi (1428-1447). Şah İbrahim döneminde daha da güçlenen Erdebil tekkesi, etkinliğini İran'dan Anadolu'ya kadar genişletince, Osmanlı sömürüsü, baskısı ve zulmünden kurtulmak için bu ocağa akın akın Anadolu Alevileri girdi. Tekkeleri ve dolayısıyla tarikat güçlendikçe, buna paralel olarak siyasileşmesi de o oranda güçlendi; ve artık bu durumdan sonra, dinsel görüntülerin yerini gittikçe yükselen bir ölçüde doğrudan ve açık siyasal eylemler aldı.
Şah İbrahim ölünce, yerine oğlu Şah Cüneyt geçti (1447-1460). Şah Cüneyt, temelleri önceden atılmış ve güçlenmiş siyasal faaliyeti daha da canlandırarak aktif eylemlere başladı. Bu arada, çalışmalarını yoğunlaştırmak amacıyla Anadolu'ya geldi. 2. Murat'tan ve o zaman Üç Anadolu'da bir devlet olan Karamanoğulları'ndan ikamet istedi, fakat bu Önerisi her ikisi tarafından da kabul görmeyince Batı Anadolu'da, Üçel ve Suriye'de propaganda ve örgütleme faaliyetlerine girişti. Tekrar Erdebil'e dönüp örgütlediği güçlerle Gürcistan'a ve çerkez beyliklerine karşı saldırıya girişti. 1460'da Dağıstan ve Kuzey Azerbaycan hükümdarı Halil ile giriştiği savaşta öldürüldü.
Cüneyt'in ölümünden sonra, yerine oğlu Şah Haydar geçti (1460-1488). Müridlerine On iki İmam'ı ifade eden 12 dilimli taç giydirdi, sarık sardı. Bu yüzden tarikat mensuplarına kızılbaş veya Haydari denildi.
Şah Cüneyt, babasının intikamını almak için Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ile 1488'de girdiği savaşta öldürüldü. Oğulları Şah Ali ile Şah İsmail tutuklanarak zindana atıldı. Akkoyunlu ailesi arasında çıkan saltanat mücadelesinde, bunlardan bir taraf olan Rüstem Bey Safeviler'in gücünden yararlanmak için Şah Ali ile Şah İsmail'i serbest bıraktı. Bu gelişmeden sonra, Şah Haydar'ın yerine, büyük oğlu Şah Ali geçti (1488-1494). Şah Ali döneminde, Kızılbaşlık ve Safevi etkinliği İran ve Anadolu'da daha da güçlenince, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem Bey korkuya kapıldı. Nihayet bu korku savaşa dönüştü ve bu savaşta Ali öldürüldü.
Ali'nin ölümünden sonra, İran ve Anadolu Alevileri daha 8 yaşında olan Şah İsmail'i Pir kabul ederek, öldürülme korkusuyla saklandılar. Şah İsmail çok genç yaşta Anadolu'ya gelerek, Rumlu, Ustacalİ, Tekeli, Şamli, Zülkadirli, Varsak, ‚epni, Arapkirli, Turgutlu, Bozcalı, Enisli, Hınıslı TÜrk ve Alevi boylarını etrafına toparlayarak örgütledi. Bu boylardan topladığı güçlü bir ordu ile 1500 yılında İran'a döndü. Buradaki yerel beyliklerle, Akkoyunlu ve Fars hükümdarlarıyla giriştiği savaşlarda büyük zaferler kazanarak Aran, Şirvan, Tebriz, Şiraz bölgelerini kurtardı; Bağdatıi ele geçirdi ve 1502'de İran'da Safevi Devletini kurarak Tebriz'i başkent yaptı. Bağdat'ı ele geçirmesiyle kuzeye sığınan düşmanı kovalayarak Diyarbakır ve Harput'u da ele geçirdi.
Anadolu'ya çıkışından önce, buralara propaganda amacıyla gönderdiği halifeleri vasıtasıyla ve sonraları yürüttüğü çalışmaları ve Hatayı mahlası ile yazdığı sade, akıcı ve içli şiirlerile Anadolu halkının yaşamını, acı, sevinç ve istemlerini dile getiren öz Türkçe diliyle yoksul halkı etkileyip yanına çekti.
O döneme kadar, hem Selçuklu ve hem de Osmanlı iktidarı tarafından genel olarak Türk sözcüğü bir hakaret sıfatı olarak görülmüş ve Türkler etrak-i bi-idrak (idraksız Türkler), Türk-i bed-lika (çirkin suratlı Türkler) olarak anılmışlardı. çünkü, Osmanlı devleti karışık egemen güçlerin Anadolu Türkü Üzerindeki egemenliği demektir...
Diğer bir adıyla da, Osmanlı İmparatorluğu bir Greko-Slavo-Türk devleti'ydi. bundan dolayıdır ki Türkmenler, Türkmen oldukları için Osmanlı devlet idaresinde her hangi bir imtiyaza sahip olmaları bir yana, fakat normal insan olarak dahi görülmemişlerdir. Türk sözcüğü bir ayıplanma olarak kullanılıyordu... Nitekim 15. yüzyıl ortalarından, yani Fatih Sultan Mehmet döneminden 16. yüzyıl ortalarına değin görev yapan 48 vezir-i azamdan yalnızca 4'ü Türk'dür... Türklere, Osmanlı sarayında kaba Türk, akılsız Türk, eşek Türk diye hitap edilirdi.
Öte yandan, Osmanlı'nın siyasal gericiliğini dinsel gericilikle pekiştiren din kurumları Türkmen kültüründen, gelenek ve yaşam biçiminden taviz vermeyen Türkmen halkına ölüm fermanları kesiyordu.
Osmanlı'nın, akıl-mantık sahibi herkese olan düşmanlığı, aslında sarayın dinsel hurefalarına ve sömürüsüne karşı çıkanlara olan düşmanlığından kaynaklanıyordu. Saraydaki entrika ve darbelerle öz babalarını, çocuklarını, kardeşlerini ve en yakınlarını olduğu gibi, halka karşı her türlü cürümü işlemeyi din hükmüne bağlayan Osmanlılar Anadolu halkına öylesine yabancılaşmıştı ki, devletin güvenlik birimlerini dahi Anadolu halkından toplayacak yüzü ve etkisi kalmadığında,devşirilmiş Hıristiyan Kapı Kulları'ndan oluşturmuştu. Durmadan yükseltilen vergilerden ve sürdürülen fetih savaşlarında ölme, sakat ve yetim kalma gibi etmenler sonucunda, Türkmenler başta olmak Üzere bütün halk Osmanlı devletinden kopmuş, bir an önce bir çözüm arayışına girmişti.
Öte yandan, savaşlar sonucunda durmadan genişleyen Osmanlı topraklarına rağmen, halkın toprak ihtiyacı ve geliri, artan nüfus karşısında gittikçe daralıyordu. Nedeni de şu: Asya Üretim Tarzınn mülkiyet özelliğine göre, toprak devletindir, miri topraktır. (dipnot: İslam ile birlikte miri toprak tanrının mülkiyetine geçirildiği için, tanrının yeryüzündeki temsilcisi padişah olunca, Tanrının mülkiyetinin idaresi padişahın eline verildi; bütün topraklar, ormanlar ve sular Allah'ın emri ile padişahın mülkiyetine dönüştürüldü.) Miri toprakın tasarrufu devlete dolayısıyla da devlet başkanı padişaha aittir. Ama bu yalnızca sözde kalıyor ve yoksul halk için geçerli oluyordu. Halk dışında, Osmanlılara askeri ve bürokratik destek veren, veya nüfuz sahibi olan elit kişiler timar, vakıf, dükalık ve beylik gibi çeşitli yollarla toprak sahibi oluyor, halkı sömürüyorlardı.
Halkı yeni bir çözüm arayışı içine iten diğer önemli etmen ise, Şeyhülislam'ın ağzından çıkan ve Osmanlı egemen sınıfının siyasal hukukunu ve ahlakını ifade eden saçma-sapan fetvalardı. bu fetvalarda akIl-mantIk kavramlarının izine rastlamak olanaksızdı. Öte yandan, yüzyıllar boyu sürdürülen mücadele sonucunda, çağın nesnel açıdan olanaklı kıldığı ölçüde yenilenmiş, gelişmiş ve aklın-mantığın dili olan Batını-Alevi dünya görüşü, halkı ve toplumsal muhalefeti derinden etkileyip kendine çekiyordu.
İşte, Şah İsmail'in Anadolu'da umut olarak görülmesinin maddi ve tarihsel koşulları, kısaca bunlardı. Bu koşullar anlaşıldığı zamandır ki, sömürüden ve zulümden kurtulmak için Anadolu halkının niçin Şah İsmail'e sarıldığı da anlaşılabilir.
Anadolu halkının yığınlar halinde gittikçe Şah İsmail'in safına geçmesi, Osmanlı devletini sarsmaya başlamıştı. Arap Sünniliğini bir sömürme ideolojisi olarak kullanan Osmanlılar, Safevilere yalnız askeri bir tehlike oldukları için değil, dini görüşleri, Abbasiler zamanından beri klasik İslam hanedanlarının otoritelerini destekleyen Sünni öğretilere karşı bir meydan okuma olarak gördükleri için de karşı çıkıyorlardı.
Safevilerle Osmanlı arasında savaş bu şartlarda başlarken ve Şah İsmail'in orduları güneyden Anadolu'ya girerken, 26 mayıs 1512'de Osmanlı sultanı Beyazıt öldü. (Bazı kayıtlara göre Taht'a büyük oğlunu getirmeyi planlayan Beyazıt'ı küçük oğlu Selim öldürttü.) Beyazıt'ın ölümü Üzerine, devşirmelerden oluşan yeniçeriler, bağımsız bir siyasi güç olarak Rumeli timar sahipleri ve Sırbistan ve Bosna uçbeyleri ile anlaşarak kendi adayları şehzade Selim'in tahta geçmesini sağladılar...
Yavuz Selim'in sultanlığa gelişiyle, Osmanlİ devlet yapısında Sünniliğe dayanan dinsel-ideolojik biçimlenme daha da pekişti. Bu, aynı zamanda, İslamiyet içinde sünnileşmek istemeyen halkın siyasal güçlerine karşı düşmanlığın da açıktan ve sınırsızca tırmandığı birdönemdir. Prof. M. Akdağ'ın da belirttiği gibi: Selçuki düzenliliğinin tarihe karışmasından beri yeniden derneşmeye çalışan Osmanlı Türkiye'sinin doğudaki eski tarihi sınırlarına kavuşma çabalarına ciddi bir engel olarak beliren kızılbaş-Türkmen gelişmesinin sosyal ana yapısı dini yönden Sünniliğe (ve doğal olarak hanefiliğe dayanan Türk toplumuna epeyiden beri kurmaya çalıştığı yeni siyasi düzen yönünden bir tehlike yaratmakta bulunduğunu en iyi anlayan padişahın Yavuz Selim olduğuna şüphe yoktur.
Yavuz Selim, Güney'de ve Doğu'da Şah İsmail ile Alevi hareketleri ve Batı'da kendisiyle kardeşleri ve yeğenleri arasındaki taht kavgasİndan dolayı, tahtta olmasına rağmen diken Üstüne oturmuş gibiydi. Bundan ötürü, esas düşman gördüğü Şah İsmail'e yönelmesi için, öncelikle kardeşleri Korkut'u, Ahmet'i ve yeğenlerni öldürttü. Böylece iç düzenini ve cephe gerisini bir ölçüde sağlama alarak, Şah İsmail'e ve Alevilere saldırmak Üzere bütün güçlerini toplamaya başladı.
Yavuz Selim, 140.000 kişilik ordusuyla Erzincan-Erzurum Üzerinden İran'a yürüdü. Yol boyunca çocuk, yaşlı, kadın ayırdemeksızın 50.000 Aleviyi katletti, mallarını yağmalattı v zulmetmekte sınır tanımadı. Yapılan zulme tahammül etmeyen, karşı çıkan birçok Yeniçeri komutanını da öldürtü. 23 AĞustos 1514'te, ‚aldıran Ovası'nda Şah İsmail'in ordusuyla savaşa girişti. Savaş hayli kanlı geçiyordu. Donanım, organize ve sayı bakımından daha güçlü olan Yavuz'un ordusu karşısında Şah İsmail yenildi ve kendisi yaralı olarak geri çekilince, savaş İran topraklarında devam etti. Şah İsmail 1524'te öldü. Safevi Devleti 1736'ya kadar devam etti, fakat Şah İsmail'in ölümünden sonra giderek Şii-Acem mollalarının egemenliğine girerek Aleviliğin özünden ve geleneğinden koparak gericileşti.
Ela gözlüm pirim geldi
Duyan gelsin işte meydan
Dört kapıyı kırk makamı
Bilen gelsin işte meydan
Hudey hudey dostlar hudey
Hudey hudey canlar hudey
Ben pirimi hak bilirim
Yoluna kurban olurum
DÜn doğdum bugün ölürüm
Ölen gelsin işte meydan
Hudey hudey dostlar hudey
Hudey hudey canlar hudey
Rıza Akgül.
Karacaahmet.com
5/1/2008 | Kategori: alevi tarihi | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
| Sinan Boztepe |
Ben Bu Adamı Tanıyorum |
| Mustafa Cemil Kılıç |
İzzettin Doğan'a Yapılan Haksızlık |
| Rıza Zelyut |
Avrupa'daki Aleviler Nereye Gidiyor? |
| Alevi İnancıyla İlgili Makaleler |
Tenasüh (Reenkarnasyon) |