SEYYİD NESİMİ (1369 – 1417)
Harf gizemciliğinin kurucusu ve büyük üstat olan Esterebatlı Fazlullah’la tanıştıktan sonra ona duyduğu derin aşk ve muhabbetle kendinden geçmiş, adeta bendine sığmaz bir ırmak gibi taşmıştır. (bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam.) Onun bu ruhaniyet’ini şu dizelerinden de anlamak mümkündür: “Derya-yı muhit cuşa geldi, Kevn ile mekan huruşa geldi. Sırr’ı ezel oldu aşikara, arif nice eylesin mudara.” demiştir.
Seyit Nesimi “Ey Nesimi, bu gün Tanrı sırlarını yakından bilen kişi sensin. Sen bu sırrın manasını kudret diliyle söylerken sarhoşsun.” Allah aşkı, tüm varlıkların yaratıcı ile beraber bulundukları ezel meclisinde başlamış, alem içindeki akıbet sırrını kavrayan ermişlerde ilahi aşk şarabıyla kendilerinden geçmişleridir. Nesimi “Alemin yaratılan ve yaratan diye ikiye bölünemeyeceğini Allah’ın varlığı içinde eriyip yok olanlar (Fenafillah) Allah’tan başka bir şey görmez gönlünde şüphesi olmayan kişi bilir ki Allah birdir.varlık ancak birdir. Birlik ve benlik ancak tanrıya yaraşır biz, siz, onlar hepsi bir şeydir.sonsuza değin var olan Allah’tır.bu makamda yol ve yolcu birleşir. Enel Hak (hak bende) sözü bu alemde yalnızca bir sestir” Nesimi: “Daim Enel Hak söylerem Hakk’dan çü Mansur olmuşam / Kimdir beni berdar iden bu şehre meşhur olmuşam.” Dizeleriyle inancını dile getirmiştir.
Kimi bilgeler, Nesim’i ve benzeri Batıni sufilerin içsel cezbe hallerini şu sembolik anlatımla dile getirirler: “ Aşk vadisine giren gönüller, tanrının sırlarını taşıyamaz hale gelince çaresiz kalırlar, inleyip sızlanırlar. O zaman da gizlenen, gün gibi ortaya çıkar.”
Fazlullah’ın kurucusu olduğu hurufiliğe göre, kainatın erişilmez kuvvet ve kudreti olan Allah harflerde ve insanın suretindeki belirgin hatlarda tecelli etmiştir. İnsan yüzünde 1 saç, 2 kaş, 4 kiprik’ten oluşan 7 kıl kümesi vardır. Çocuk anadan bu 7 hat üzeri doğar. İnsan yukardan aşağıya bölünmesini ifade eden hattı üstüva iki yanında kalan hatlar 32 rakamına ulaşır. Bu itibarla insan yüzü Allah’ın cemali’nin aynada görünen aksidir. Bu inançla secde insanadır. İnsan, bundan dolayı sadece kainatın değil aynı zamanda Allah’ın da zuhur ettiği bir aynadır. Fazlullah’ın kur’an’a getirdiği bu yepyeni ve aşkınsal yorum şeriat ulamasının toplum üzerindeki hakimiyetini sarsmış ve Fazlullah’ı bundan dolayı korkunç bir işkenceyle öldürmüşlerdi.
Büyük üstadın bu korkunç akıbetinden sonra onun izinden giden hurufiler, Timur’un baskısından kaçarak Osmanlı topraklarına sığındılar fakat burada da yine şeriat ulemasının verdiği fetvalarla kimileri idam edilirken kimileri de diri diri yakılmak suretiyle katledilmişlerdir.
Fazlullah’ın dışında genç Nesimi’nin etkilendiği ikinci kaynak, kendinden yüzlerce yıl önce yaşamış olan aşk şehidi Hallac’ı Mansur’dur. Gazel türünde yazdığı yüzden fazla deyişinde Hallac’ın ismi ve meşhur sözü olan Enel Hak ben hakk’ın kendisiyim- cümlesi geçer. Mansur Enel hak söyledi, haktır sözü, hak söyledi“ sözleri bütün şiirlerine yayılmıştır.
Hz. Ali ve Hz Muhammed’i bir birinden ayrılmaz bir bütün olarak gören Nesimi, Hz. Ali’ye Kur’an’da geçen tanrısal sıfatları yüklemekte hiçbir sakınca görmediğini görürüz ve Oniki imamlara duyduğu derin ve samimi inancı bütün şiirlerinde göze çarpar. Oruç, namaz, hac gibi şeriat kurallarını gereksiz ve anlamsız görür. Allah’a ulaşmak ve onun ilahi sırlarına ermenin yolunun derin bir aşk ve sevgiyle ulaşabileceği inancı tamdır, o bundan asla şüphe etmez. Bu yolda ilerleyen herkesin aynı menzile erebilme fıtratına sahip olduğunu çekinmeden dile getirir.
Şeriat baskısından bunalan Nesimi, hurufiliği yaymak için üstadı Fazlullah’ın katledilişinden sonra Anadolu’ya gelir ve on yıl kadar bir süre Anadolu’nun çeşitli illerinde dolanır. Kendisinden yarım asır önce yaşamış olan Yunus Emre ve Mevlana’nın şiir ve rubailerini inceler. Alevi-Bektaşi felsefesine yeni boyutlar kazandırır. Ancak Osmanlı topraklarında da etkisi hızla yayıldığı için şeriat mollaları onu rahat bırakmazlar. Özellikle Vahdeti Vücut inancı şeriat mollalarının saltanatını sarsmaya başlar.
Vahdeti Vücud (varlık birliği) inancında kainat, Mutlak Varlık’ın zuhurudur. Bütün alem, Mutlak Varlığın bilgisinde sabit olmuş, bu subut kainatı izhar etmiştir. Göklerin dönüşünden unsurlar meydana gelir; göklerle unsurların birleşmesinden cansızlar,bitkiler ve canlılar zuhur eder canlıların kemali insanda zahir olur. insan en son ve en olgun yaratıktır. Kainatın özüdür. Tanrının tecelli yeridir.
Seyyid Nesimi, Vahdeti Vücud inancını, yani Allah’ın insanda tecelli ettiği fikrini harflerin esrarına dayanarak dile getirmekteydi. O bunun böyle olduğuna öylesine inanmaktaydı ki, hiçbir şey onu bu inancından döndürmeye yetmedi. Sonunda din softaları, onu halk huzurunda derisi yüzülerek öldürülmesi yönünde fetva verdi.
Nesimi’nin yüzülmesine fetva veren müftü, Nesimi yüzülürken sağ elinin şehadet parmağını sallayarak, « bunun diyormuş, kanı da pistir. Bir uzuva damlasa, o uzuvun kesilmesi gerekir”. Ve tam bu sıra Nesimi’nin bir katre kanı müftünün şehadet parmağına sıçramış. Meydanda bulunan hal ehli bir can; müftü efendi fetvanıza göre parmağınızın kesilmesi lazım. Müftü, “nesne gerekmez“ demiş. „Biraz suyla temizlenir » Bunu duyan Nesimi kanlar içinde:
Zahidin bir parmağın kessen döner Hakk’dan kaçar
Gör bu miskin aşıkı ser-pa soyarlar ağlamaz
Nesimi Halep’te katledildiğinde henüz kırk yaşları civarındaydı. Türkçe bir divanının yanısıra farsça ve arapça da şiirler yazmıştır. Gömülü olduğu yerin değil de, yüzülerek katledildiği yerin türbeye dönüştürülmesi oldukça anlamlıdır. Nesimi’nin bu korkunç akıbeti Alevi toplumunda derin bir üzüntü yaratmış ve onu ölümsüzleştirmek için cem ayinlerinin önemli bir öğesi haline getirmişlerdir. Nesimi darı ona duyulan derin saygı ve sevginin bir ifadesi olarak yüzyıllarca Alevi cemlerinde uygulana gelmiştir.
KİME NE
Ben yitirdim ben ararım o yar benim kime ne
Gah giderim öz bakıma gül dererim kime ne
Gah giderim medreseye ders okurum hak için
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne
Sofular haram demişler şarabın bir katresine
Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne
Ben melamet hırkasını deldim taktım eğnime
Ar-ı namus şişesini taşa çaldım kime ne
Ah Yezid seccadeni al yürü mescit yoluna
Pir eşiği benim kabem kıblegahım kime ne
Kelp rakip böyle diyormuş güzel sevmek pek günah
Ben severim sevdiğimi günah benim kime ne
Nesimi`ye sordular ki yarin ile hoş musun
Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne
ALi EVVEL ALi AHİR
Gözün aç gör ey talip Alidir her kan-ı server
Muhammed aşk ile derya Alidir kıymeti gevher
Muhammed ilme kan oldu oldu Ali nutk-ı beyan oldu
Ana her sır beyan oldu Alidir hace-i kanber
Ali’dir cümlenin canı Muhammed’dir Ali kanı
Hakikattir Ali şanı Alidir yar-ı peygamber
Hezaran türlü cümbüşler Ali emri ile işler
Varır yazlar gelir kışlar Alidir cisme can perver
Ne bilsin cahil ü nadan Muhammed ya Ali kimdir
Muhammed serveri dindir Alidir cümleye rehber
Ali evvel Ali ahir Ali zahir Ali batın
Ali şems-i münneverdir Alidir nur ile enver
Alidir her şey için can Alidir yar ile mihman
Ali rahim Ali rahman Alidir cümleye server
Ali vahid Ali ehad Ali ferd ü Ali samed
Alidir cümleye rahmet Alidir şaf’ i mahşer
Ali sultan Ali süphan Ali cennet Ali Rıdvan
Ali dindir Ali iman Alidir sak-i Kevser
Alidir ol veliyyu’llah Alidir mazhar-ı Allah
Ali nurundan eyva’llah münneverdir yedi kişver
Alidir Haydar-ı Kerrar ol aldı kal’a-i Hayber
Alidir katil-i küffar Alidir miri her leşker
Nesiminin dil ü canı münevverdir Ali nuru
Ali vala Ali a’la Alidir server-i safder
BENDE SIĞAR İKİ CİHAN
Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam
Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam
Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim
Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam
Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam
Sûrete bak vü ma'nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân benim velî cism ile câna sığmazam
Hem sadefim hem inciyim haşr ü sırât
Bunca kumâş ü raht ile ben bu dükâna sığmazam
Genc-i nihân benim ben uş ayn-ı ayân benim ben uş
Gevher-i kân benim ben uş bahr ile kâna sığmazam
Arş ile ferş ü kâf ü nûn bende bulundu cümle çün
Kes sözünü uzatma kim şerh u beyâna sığmazam
Gerçi muhît-i a'zâmım adım âdem durur âdemim
Dâr ile kün fekân benim ben mu mekâna sığmazam
Cân ile hem cihân benim dehr ile hem zamân benim
Gör bu latifeyi ki ben dehr ü zamâna sığmazam
Encüm ile felek benim vahy ile melek benim
Çek dilini vü epsem ol ben bu lisâna sığmazam
Zerre benim güneş benim çâr ile penc ü şeş benim
Sûreti gör beyân ile çünkü beyâna sığmazam
Zât ileyim sıfât ile Kadr ileyim Berât ile
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam
Şehd ile hem şeker hem şems benim kamer benim
Rûh-ı revân bağışlarım rûh-ı revâna sığmazam
Tîr benim kemân benim pîr benim civân benim
Devlet-i câvidan benim îne vü âna sığmazam
Yer ü gökü düzen benim geri dönüp bozan benim
Cümle yazı yazan benim ben bu dîvâna sığmazam
Nâra yanan şecer benim çarha çıkar hacer benim
Gör bu odun zebânesin ben bu zebâne sığmazam
Gerçi bugün Nesîmîyim Hâşîmîyim Kureyşîyim
Bundan uludur âyetim âyet ü şâna sığmazam
Ali YÜCE
Kaynak: Nesimi Divanı
16/3/2008 | Kategori: alevi pirleri | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
FUZULİ (1504 – 1556 )
Fuzuli, divan edebiyatımızın derinlik, samimilik ve içlilik yönünden en büyük şairlerinden biridir. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Doğum tarihi kesin olarak belirtilmediği gibi de doğum yeri olarak Hille, Bağdat ve Kerbela gösterilir. Ancak Fuzuli, Türkçe Divanı’nın mukaddemesinde Kerbela’da dünyaya geldiğini belirtir. Bu da bizlere Fuzuli’nin Kerbela’da doğduğunu kanıtlar.
Fuzuli’nin kökeni, Irak’a yerleşmiş olan Oğuz Türklerinin Bayat boyundandır.
Babasının adı Süleyman, Fuzuli nin asıl adı ise Mehmet’tir. Tek bilinen çocuğunun ismi Fazlı’dır. Fuzuli ismini diğer şairlerin şiirleriyle karıştırılmaması için kullanmıştır. Böyle bir takma adı başka kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğü için kullandığını, Farsça Divanı’nın girişinde açıklamıştır. Ama “İşe yaramayan”, “gereksiz” anlamına gelen “fuzuli” sözcüğünün başka bir anlamı da “erdem” dir.
Fuzuli’nin yaşamı konusunda bilgileri veren kaynaklar birbirini tutmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgileri, yapıtlarının incelenmesinden ve bazı şiirlerinin açıklanmasıyla alıyoruz. Yapıtlarından anlaşıldığına göre Fuzuli iyi bir öğrenim görmüş; özellikle İslami bilimler, tasavvuf, astronomi ve İran edebiyatı konularına çalışmıştır. İslam bilimleri içerisinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça ve Farsça divanlarında bulunan şiirleri bu üç dili çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Fuzuli eğitime ve bilime olağanüstü bir önem vermiştir. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. “Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir” anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlamış, bu nedenle de “Evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur” yargısına varır.Ona göre gerçek varlık Tanrı’dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren, Tanrı’nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nur) olan Tanrı özünden dışa taşmasıdır: “Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ” ( senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden var olmuştur). Fuzuli’nin anlayışına göre insan “seven bir varlık”tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur. Ayrıca insanın Tanrı’ya yaklaşmasını sağlar. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı’nın gören gözü, konuşan dili ve duyan kulağıdır.
Fuzuli daha çok ‘gazel şairi’ olarak tanınmıştır. Gazellerinin konusu olan aşk, tasavvufi aşktır. Gençlik hevesiyle söylediği şiirlerinde beşeri aşkı anlatmıştır, oysa daha sonra insani aşkı bırakıp ilahi aşka uzanmıştır. Tasavvuf, Fuzuli’nin şiirlerinde çok önemli bir unsurdur; bütün sevgililer ilahi sevgili, yani Tanrı’dır. Fuzuli, acı ve ıstırap şairidir. Aşkı bu yönüyle görür ve onu bu yönüyle ele alır. Ayrılığı, derdi ve elemi arar; kavuşmayı istemez. Acı çekmenin insanı olgunlaştırdığı, yücelttiği fikrindedir. Bu bakımdan acı çekmekten de hoşlanır.
İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece, ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması; doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzuli “maarif” adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak olarak yorumlar; “Ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör” dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlak ile ilgili görüşlerini doğruluk, iyilik ve erdem oluşturur.
Şiir, Fuzuli için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir,yalnız şiir olsun diye söylenmez; bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan öz ve anlam sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. “Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır, Kim ne mikdar olsa ehlin eyler ol mikdar.” Bu dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini arttıran, kendi değerini arttırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.
İnanç bakımından Fuzuli’nin Oniki İmam’a derin bir sevgisi vardır. Necef’te Hz. Ali, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in türbesinde hizmet etmiştir. Yaşamının çoğunu Kerbela’da, o kutsal topraklar üzerinde geçirmesi, birçok şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Oniki İmam’a olan sevgisinden kaynaklanmaktadır. Kalbi Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisi ve aşkı ile doludur. Fuzuli’ye göre Hz. Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber’den sonra İmam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzuli de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Hz. Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber’in yakınlarından üstündür. Bu konudaki inancını Hadikatü’s-Süedâ ( Mutluların Bahçesi) adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Hz. Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu eden birçok şiiri vardır.
Şukr-ı Hudâ ki sâye fekendest ber serem
Ikbâl-i müstedâm-ı tü yâ Murtazâ Ali
Behr-i necât ber heme çün tâat-ı Hudâ
Farzest ihtirâm-ı tü yâ Murtazâ Ali
Manend-i Kâ’be ma’bed-i ins u melâikest
Her câ buved makaam-ı tü yâ Murtazâ Ali
Her lehze miresed be Fuzuli hezâr feyz
Ez han-ı âm-ı lütf-ı tü yâ Murtazâ Ali
Yani Fuzuli şöyle demek istemiştir: “Şükür olun Tanrı’ya ki ya Murtaza Ali, senin daimi ikbalin, başıma gölge salmıştır. Sana hürmet etmek kurtuluş için Tanrı’ya ibadet gibi herkese farzdır. Makamın neresiyse orası, Kâbe gibi insanların, meleklerin ibadethanesidir. Lütfunun umumi ve şamil sofrasından Fuzuli’ye her an binlerce feyz erişmededir.”
Bir ara Bağdat’ı ele geçiren Şah İsmail Safevi’ye yazdığı övgünün kaynağı da Ehlibeyt’e olan sevgisindendir. Oniki İmamlar’a olan sevgi ve türbedeki yapmış olduğu hizmetler karşılığında kendisine verilen çok az bir ücretle geçimini sağlıyordu. Daha sonraları, Bağdat’ı ele geçiren Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a övgüler yazmış ve onların ilgilerini üzerinde toplamıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın da kendisine bağladığı dokuz akçe maaş bir süre sonra kesilince, ilgisizlik ve yoksulluk ulu ozanı yürekten yaralamıştır. Bu olay üzerine de dönemin Nişancı Paşasına yazdığı “Şikâyetname” adlı Türkçe mektuplarıyla ayrıca ün kazanmıştır.
Hâkir bakma bana kimseden sığınma kemem
Fakir-i Padişah asa geda-yı muhteşemem
Ne mülkü mal bana çarh verse memnunem
Ne mülk ü maldan azade kılsa mahzunem
Fuzuli Anadolu Aleviliğinde de oldukça önemli bir ozandır. Alevi cem ibadetlerinde bu ulu ozanın, yazmış olduğu beyitler, nefesler ve mersiyeler eşliğinde ibadetler yapılır. Fuzuli’nin, Oniki İmam’a kalbinde derin bir sevgi, aşk beslemesi, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in türbelerinde hizmet etmesi, tasavvuf ehli olması, Aleviler tarafından kendisine karşı beslenen sevgiyi daha da fazlalaştırmıştır. Fuzuli Alevilerce yedi ulu ozandan biri olarak kabul edilir.
Fuzuli’nin kaç sene yaşadığı ve kaç yaşında Hakk’a yürüdüğü kesin olarak belli değildir. Ancak Feridun Fazıl Tülbentçi, Mısır basması bir divanın arkasında Fuzuli’nin, Safari’nin yirmi yedinci günü vefat ettiğinin kayıtlı olduğunu görmüştür. Bu tarih;de 11 Ocak 1556’ya rastlar. O yüce ozanın kabrinin nerede olduğu kesin olarak bilinmese de, bazı kaynaklara göre Hakk’a yürüdüğü zaman İmam Hüseyin’in türbesinin girişine gömülmesini istemiş ve bu vasiyeti üzerine, türbenin girişine defnedilmiştir. Kesin olan şudur ki, Fuzuli’nin kabri Kerbela’dadır. 1556 yılında Irak’ta baş gösteren bir veba salgını sonucu Hakk’a yürümüştür.
Fuzuli’nin bilinen eserleri şunlardır;
1)Türkçe divân 2)Farsça divân 3)Arapça divân 4) Leyla ve Mecnun 4) Bengü Bâde
5)Rind ü Zâhid 6) Sihhat u Meraz 7) Sâkiy-nâme 8) Şâh u Gedâ 9) Enîsi-ül Kalb
10) Terceme-i Hadîs-si Erbain 11) Hadîkat-us Suadâ 12) Risâle-i Muammeyât
13)Mektupları 14)Şikâyetname16) Cümcüme- Nâme 17)Sohbet-ül Esmâr
18)Çağatayca-Farsça Manzum Lügat 19) Risâle-i Mevlânâ Fuzuli
20) Matma’-ul İ’tikaad.
Yılmaz DOĞAN
Kaynak: Fuzuli Divanı-Abdülbaki GÖLPINARLI
Kaynak: internet sitesi www kim kimdir.gen.tr.
Kaynak: internet sitesi www.dusle.com
www.aleviislamdinhizmetleri.org
Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı
16/3/2008 | Kategori: alevi pirleri | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
ABDAL MUSA SULTAN DERGAHI:
Abdal Musa, Hacı Bektaş’ın önde gelen halifelerindendir. Hacı Bektaş Dergahındaki “Ayakçı Postu” onundur. Söylenceler onun Horasan erenlerinden olduğunu gösterir. Babası Hasan Gazi’dir, Dedesi Haydar Ata ise Hacı Bektaş’ın amcasıdır. Türbesi Antalya Elmalı’nın Tekke köyündedir. Bektaşi inancında Hacı Bektaş Dergahından sonra en önemli dergahlarımızdandır. Denizli’de, Bursa’da, Manisa’da, Bergama’da da Abdal Musa’ya ait Türbeler bulunsa da bunların makam olduğu asıl Türbenin Elmalı’nın Tekke köyünde olduğu kesindir. II. Mahmut döneminde Tekkenin tüm mal varlığına el konularak tekkenin başına Nakşi Şeyhleri atanmış Erkan, Nakşi usulüyle yürütülmüştür. Bu arada yörenin ileri gelenleri fırsattan yararlanarak dergahın mallarına el koymuşlardır. Daha sonraları çeşitli başvurular sonucu tekrar Bektaşi Erkanına geçilmiş. Hatta kimi beylerden el koydukları mallar geri alınmışsa da bu gibi durumlar Osmanlı Devletinin yıkılmasına kadar devam etmiştir.
http://www.aleviislamdinhizmetleri.org
17/2/2008 | Kategori: alevi pirleri | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
HACI BEKTAŞ DERGAHI, PİR EVİ:
Hacı Bektaş Dergahı, HACI BEKTAŞ VELİ adına kurulmuştur. Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş, kimi yerleri dolaştıktan sonra o günkü adıyla Sulucakarahöyük’e yerleşir. Burada yaşayan halkla kaynaşır. Burası giderek heterodoks ve Ehlibeyt inanç odaklı kesimlerin inanç merkezi haline gelir. İşte bu derleşmeden Pirevi dediğimiz Alevi Bektaşiliğin ana dergahı Anadolu’da doğmuş olur. Dergahın kurulması Hacı Bektaş’la birlikte başlar. Daha sonraki yıllarda kimi eklenti ve düzenlemelerle türbeler, mezarlık, aşevi, kilerler, ambarlar, konukevi, çeşmeler, çamaşırhane, hamam, meydanevi, çilehane, yönetim yeri, tekke, eğitim ve sohbet odalarından oluşan büyük bir külliye oluşur. Dergah içerisindeki cami II. Mahmut zamanında yaptırılmıştır. Anadolu’ya İmam Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamlar inancını, Muharrem yası geleneğini, tevella ve teberra anlayışını ilk defa Hacı Bektaş Veli getirir. Bu inanç öğelerini Dergahlar tekkeler yoluyla tüm Anadolu ve Balkanlara yayarlar.
İlk dönem Osmanlı padişahları Hacı Bektaş’a bağlılık ve saygı duymaktaydılar. Bunlardan I. Murat Hacı Bektaş’ın mezarına Mimar Yanko Madyan’a bir türbe yaptırır. Türbenin kubbesi Sekizinci İmam aşkına sekiz köşelidir. Daha sonraları II. Bayazıt, Dulkadir Oğulları beyi Alahaddin, Mimar Sinan, 4. Mustafa, Abdulaziz, II. Abdulhamit zamanlarında çeşitli onarımlar ve eklentiler yapılmıştır.
Hacı Bektaş Dergahı giderek Ahi, Kalenderi, Haydari diğer İmam Ali inanç temelli akımların merkezine dönüşür. Bu akımlara ait tekkelerde zamanla Dergaha bağlanırlar. Hacı Bektaş Dergahı aynı zamanda bir kültür ve eğitim merkezidir. Anadolu ve balkanlardaki tekke Şeyhleri burada eğitim görür ve icazetlerini alarak tekkelerinin başlarına dönerler.
Pir evini geliştiren Bektaşi Tarikatına yeni biçim kazandıran Balım Sultan olmuştur. Kalender Çelebi ayaklanmasından sonra Hacı Bektaş Veli Dergahının halk üzerindeki etkisinden korkan Osmanlı padişahı bu etkiyi kırabilmek için Dergaha 1552 yılında Sersem Ali adında bir kişiyi Dede-Baba unvanıyla atadığını görüyoruz. Daha sonraları da Mücerret (Evlenmemiş) Devşirme dervişlerin yerleştirildiği görülüyor. O tarihten sonradır ki Hacı Bektaş Veli, “evli idi evli değildi” tartışmaları zaman zaman alevlenerek sürüp gitmiştir. II. Mahmut’un yeniçeri ve Bektaşi Dergahlarına karşı yürüttüğü yıkım ve kıyımdan Pir evide nasibini alır. Dergah post nişini Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgün edilerek yerine Nakşi Şeyhi Mehmet Sait Efendi atanır görevi oradakileri Nakşiliğe çevirmektir. Ne varki kendisi ve onun ardılları da birer birer Bektaşileşeceklerdir. İşte bu dönemde II. Mahmut tarafından Pir evinin kalbine camii yaptırılmıştır. Daha sonraları Osmanlının yıkılması Cumhuriyetin ilan edilmesinden hemen sonra 30 kasım 1925 tarihinde 677 sayılı yasayla kapatılır. Bu kapatılmanın ardından Dergah içerisindeki el yazmaları önemli belgeler tarihi değeri yüksek halılar şamdanlar vb. binlerce malzeme Ankara’ya taşınması gayesiyle yağma edilmiştir. Daha sonra 1964 yılında müze olarak açılmıştır. Açılış tarihi olan 16 Ağustos 1964 den itibaren günümüze kadar her yıl düzenli olarak Ulusal ve Uluslar Arası düzeyde Hacı Bektaş Veli’yi anma etkinlikleri büyük kitle katılımlarıyla coşkulu bir şekilde yapılmaktadır .
http://www.aleviislamdinhizmetleri.org
17/2/2008 | Kategori: alevi pirleri | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
12/2/2008 | Kategori: alevi pirleri | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/3|
| Sinan Boztepe |
Ben Bu Adamı Tanıyorum |
| Mustafa Cemil Kılıç |
İzzettin Doğan'a Yapılan Haksızlık |
| Rıza Zelyut |
Avrupa'daki Aleviler Nereye Gidiyor? |
| Alevi İnancıyla İlgili Makaleler |
Tenasüh (Reenkarnasyon) |